Masumiyete kör dünyada 'Üç Arkadaş'

ATV'nin yeni dizisi Üç Arkadaş, Yeşilçam'ın 'modern zamanlar ninnisi' olan filmin diziye uyarlanmış hali. Ne var ki, 50 yıl önce herkesi etkileyen o masumiyete, bugün o kadar uzağız ki...
Masumiyete kör dünyada 'Üç Arkadaş'

Yeşilçam’ın en unutulmaz komedi-melodramı ‘Üç Arkadaş’ı günümüze uyarlamayı göze almak kuşkusuz cesaret isteyen bir girişim… Duayen sinema yazarımız Atilla Dorsay’ın (‘10 Yılın 100 Türk Filmi’, Remzi Kitabevi, 2013) bir ‘modern zamanlar ninnisi’ olarak tanımladığı 1958 yapımı Memduh Ün filmine aradan yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra bugünün İstanbul’unu yaşayan insanları da ‘uyutabilecek’ bir kurgusal kıvam verebilmek, deveyi hendekten atlatmak gibi bir iş olsa gerek…

Orijinal ürün (ki 1971’de yine Ün tarafından ikinci versiyonu çekilmiştir) üzerine biraz konuşalım: Güzeller güzeli, iyi ve ‘masum’ bir genç kadının körlükle takviyesinin altında yatan subliminal mesaj, olsa olsa o masumiyet ve safiyetin çirkin, kötü, pis, sefil ve perişan bir insanlık görüntüsü karşısında korunmaya alınması olabilir! Böyle bir hayatın içinde örselene örselene ona bağışık hale gelmiş kent yoksulu üç kafadar (ve komik) erkek, bu melek kabilinden varlığa can yoldaşı olma sorumluluğu üstlenirler. ‘Masumiyet’, onlara emanettir!..

Peki, tam anlamıyla ‘masumiyetin sonu’nu yaşayan günümüz dünyasında böyle bir hikâyenin şansı olabilir mi?.. Yönetmenliğini Tarkan Karlıdağ’ın üstlendiği dizi, belli ki sinemada kült olmuş eserin toplumsal hafızada bıraktığı unutulmaz iz ve tada oynayarak şansını denemek istiyor, riski göze alıyor.

Bu yolda tabii ilk yapılması gereken, 50 küsur yıl öncesinin ‘modern zamanlar ninnisi’ndeki kent yoksulluğunu içinde yaşadığımız ‘postmodern’ hercümerce transferde ikna edici olabilmek. Dolayısıyla karşımıza çıkan ‘yeni’ üç arkadaş, öncekiler gibi ayakkabı boyacısı, seyyar fotoğrafçı ve bir ‘niyetçi’ ol(a)mayacaktır. Bir köşkte karın tokluğuna çalışan güvenlik elemanı, bir taksici ve yükseliş umutlarını yitirip figüranlaşmış, ‘kaybedenler kulübü’ne üye bir dizi oyuncusudur günümüz megakent İstanbul’unun yoksulları…

Denilebilir ki köşk, mekân olarak orijinal filmden dizi filme sürekliliği temsil ettiği söylenebilecek en önemli motif… Ama tabii 1950’ler İstanbul’undaki gibi terk edilmiş boş bir konak, son derece absürt kaçardı. O yüzden tadilat nedeniyle kullanılmaz halde olduğu için (kısmen) boş bir köşk var. Ve yukarıda kaydettiğimiz gibi, üç kafadardan biri olan Rıza (her zamanki sevimliliğiyle Bülent Seyran) bu köşkte güvenlikçi…

‘Üç Arkadaş’, gözlerinin açılabilmesi için gerekli ameliyat parasıyla taşradan İstanbul’a gelip, güvendiği bir insana tüm parasını kaptıran Gül Peri’nin (Leyla Feray) intiharın eşiğinden kafadarlarımız sayesinde döndürülmesiyle yola koyulmakta ve ana hatları itibarıyla orijinal izleğe bağlı kalacağı intibaı bırakarak ilerlemekte. Dizinin en büyük kozu, karşımıza hikâyenin temasıyla dört dörtlük uyum içerisinde billur gibi bir ‘yüz’ çıkarabilmiş olması… Yine Dorsay’ın orijinal yapım için Muhterem Nur’a atfen kullandığı, “filmin başına gelebilecek en iyi şeylerden biri” ifadesi, aynen dizide Gül Peri’yi canlandıran Leyla Feray için de geçerli. Onun “Gözleri aşka gülen//taze söğüt dalısın” şarkısını söylerken sergilediği performansı dönüp dönüp tekrar izleyebilirsiniz! Adeta şu zamanda içine battığımız günahlardan bizi kurtarmak için yeryüzüne inmiş bir ‘dişi mesih’i izler gibi!..

İlk bölümün reyting merdiveninde oturduğu umut kırıcı-moral bozucu basamak konusunda mutlaka yapım ekibi de, kanal yönetimi de bir değerlendirme yapacaktır. Ben de buna ‘masumiyet ve biz’ başlığı altında bir yorumla katkıda bulunayım! Anlaşılıyor ki 50 yıl öncesinde olabildiğinin aksine artık masumiyetin (hayat bir yana) hayalin içinde bile mevcudiyetine, en azından derin bir iç sızısını bastırma kabilinden rağbet etme noktasının da çok ama çok uzağındayız. Bunun hayali dahi imkân dâhilinde olmaktan çıkmış demek ki… Yaşarken değil, ‘uykuya dalarken’ bile masumiyet, artık yabancı bize!..