Muhafazakârlaşan televizyon, liberal 'yeni medya' (2)

Sektör' Türkiye'de 'online' gidişatın farkında ve bu yönde hamleler fazlasıyla var ama burada sorun şu: Niteliksel anlamda önemli bir kitle internete yönelmiş durumda olsa da bu hâlâ Türkiye nüfusunun küçük bir azınlığı.
Muhafazakârlaşan televizyon, liberal 'yeni medya' (2)

Dünkü yazıyı okurumuz Eren Baydemir’in mektubundan hareketle gerçek-zamanlı televizyon seyrini bırakıp talep-temelli seyre (‘on-demand watching’) web üzerinden yönelen kesim hakkında bazı ön tespitler yaparak noktalamıştık. Bir genelleme olarak ben bunların ‘beyaz yakalılar’, yani hem gelir, hem de eğitim düzeyi yüksek şirket-ofis çalışanları olduğunu düşünüyorum. Yine, daha iddialı bir genelleme olarak da ekliyorum: Küresel-evrensel değerlere açık, Batılı-seküler kültürel yörüngede hayatını sürdüren bir kesim bu.

Bu kesim ‘Avrupa Yakası’nı yayında olduğu yıllarda televizyondan seyrederken şimdi aynı ‘kültürel’ çizgide olduğu söylenebilecek ‘Yalan Dünya’yı bir ‘yeni olanak’ olarak karşısında duran net’ten takip ediyor. Tabii az sayıda yerli (‘L&M’, ‘İşler Güçler’, ‘Behzat Ç.’) ve çok sayıda yabancı başka dizileri de aynı şekilde, üstelik ‘maraton’ seyir, yahut ‘binge-watching’ yaparak, yani büyük iştahla (‘obez’ce!) bir ya da birkaç sezonluk bölümleri art arda, doya doya, ‘bindirme’ şeklinde izlemeyi tercih ediyor.

Bu, bir yönüyle yadırganacak bir durum değil. Eski zamanlarda her akşam romanından bir bölüm okuyanlar gibi, bu insanlar da her akşam dizisinin bir ya da birkaç bölümünü izleyip ertesi gece de izlemeye devam ediyor. Televizyonun ‘devamı haftaya’ diyerek kendisini beklemeye almasına yanaşmıyor.

Ama diğer yandan, hem teknolojinin içeriği fazlasıyla aşıp çok ama çok geride bıraktığını işaret eden, hem de televizyon şirketlerini, reklâmcıları ve dizi yapımcılarını kara kara düşündüren bir gelişme bu.

Şimdi daha fazla devam etmeden önce dünkü yazıya da gelen bazı itirazları dikkate alarak bir parantez açma gereği duyuyorum: Yukarıda ele aldığım izleyici kategorisinin ‘kültürel’ resmini genelde liberal ve seküler olarak vermem, bu tabloda hiç muhafazakâr renk yoktur demek değil. Fakat ‘tablo’nun görünümünde ağırlığın halihazırda belirttiğim tonda olduğunda ısrar ediyorum. Tabii bu, zamanla değişmeyecek anlamına da gelmiyor. 

Ana mecramıza dönelim! Okurumun yazdıklarında geçerli bulduğum pek çok nokta var ama bir yerde ondan ayrılıyorum. Türkiye’de medya sektörünün gelişmelerin farkında olmadığı yahut ‘vizyon eksikliği’ iddiası bu. Geçen yıl bu zamanlar Doğan TV Holding öncülüğünde düzenlenen ve medya-eğlence-şov dünyasında olup bitenleri tartışmaya yönelik uluslararası FRESHMESH etkinliği tam da bu mesele üzerinde odaklaşmıştı. Öyle ki etkinliğin özeti, televizyon yayıncılığının ‘dijital devrim’in dayanılmaz ağırlığı ve web’in kucaklanıp kuşatılamaz işleyişi karşısında yaşadığı paniğin ifadesiydi denilebilir.

‘Sektör’ Türkiye’de ‘online’ gidişatın farkında ve bu yönde hamleler fazlasıyla var ama burada sorun şu: Niteliksel anlamda önemli bir kitle internete yönelmiş durumda olsa da bu hâlâ Türkiye nüfusunun küçük bir azınlığı. FRESHMESH’te (geçen sene) bu, yüzde 5 civarında telaffuz edilmişti! Yani ülkenin ezici çoğunluğu hâlâ televizyon seyrediyor ve bu kitlenin de ağırlığını içe dönük, muhafazakâr, hatta mutaassıp bir kesim oluşturuyor. Tabii bu aynı zamanda mevcut iktidarın en güvendiği kesim.

Ancak bu kitlenin, yine göreli olarak konuşmak gerekirse, tüketici eğilimi düşük.
Ülke ‘tüketim kapitalizmi’ yolunda hızla ilerlese de ‘kanaatkârlık’ bu kesimde ekonomik bir zorunluluk olmanın ötesinde, bir ‘kültürel kod’ olarak da bir kenara bırakılmış değil.

Dolayısıyla televizyon sektörünün ikilemi şu: Reklam verenin aradığı, satın alma gücü, tüketim eğilimi yüksek (eski reyting düzenlemesinde AB grubunda hatırı sayılır varlık gösteren) kesim, internete kaçmış durumda. Hâlâ televizyon seyreden çoğunluk ise tüketime daha ürkek yaklaşan bir kitle.

Üstelik (siyasete bulaşmazsak olmaz) bu, yıllarca elitist bir yaklaşımla rejim tarafından ihmale uğradığı, ‘ötelendiği’ hissiyatında olan, hırs ve hınç dolu bir kitle.

O yüzden bu kitlenin on yıllardır birikmiş öfkesine karşılık gelen tematik motifler artık kurgularda öne çıkıyor. Aynı paralelde, diziler de eleştirel, protest, aykırı içeriklerden çok mazbut, gelenekçi, ahlâkçı, muhafazakâr ve milliyetçi çizgilerde yol alıyor.

Sonuçta televizyon, bu büyük kitleye kültürel tatmin sunarken bambaşka bir dünyada ‘transnasyonal’ takılan, daha liberal eğilimli bir kesim sevdiği dizileri televizyonda yalnız bırakıp web’den izliyor. Bir taraf ‘arzulu bir hınç’la televizyon seyretmeye devam ederken öbür taraf ‘esrik bir haz’la ipad’ine gömülmüş durumda.

Medya sektörümüz aslında bu iki ‘ayrı dünya’yı buluşturabilecek bir formülün umutsuz arayışında!..