Muhteşem serzeniş

Özcan Deniz'in Başbakan'a 'Bir Zamanlar Osmanlı'ya sahip çıkmadığını ima eden sitemkâr ama 'edilgen' mesajı, popüler kültürü politikaya daha da tâbi ve bağımlı kılacak bir gidişatı haber veriyor.
Muhteşem serzeniş

İktidarın popüler kültür ‘kale’sini fethetme yolunda önemli bir dönüm noktası sayılabilecek olan Başbakan’ın ‘Muhteşem Yüzyıl’ çıkışı galiba o ‘kale’nin içinden ilk semeresini dün verdi: TRT 1’de gösterilen ‘Bir Zamanlar Osmanlı’nın başrol oyuncusu Özcan Deniz, dizinin yayından kaldırılmasının yarattığı üzüntüyle Başbakan’a twitter aracılığıyla sitemde bulunmuş. Deniz, söz konusu projenin her türlü övgü ve ilgiyi hak ettiğini, diziye seyirci çekmek için gerekli zamanın ne yazık ki tanınmadığını belirttikten sonra şu serzenişte bulunuyor: “Sayın Başbakanım, bu dizi gerçekten de sahip çıkılmayı hak ediyordu.”

Sanırım böyle bir twit’in Başbakan’a yöneltilmesinde Erdoğan’ın ‘Muhteşem Yüzyıl’a karşı tepkisel (ve yaptırımsal) değerlendirmesinin (ters yönden) ‘motive edici’ olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur. Metnin bir parça ‘yapısöküm’üne gidersek, yani ‘söylenenlerin içinde söylenmeyenler’i bulmaya çalışırsak, twit’te özne ‘Bir Zamanlar Osmanlı’ iken gizli özne ‘Muhteşem Yüzyıl’ diye düşünülebilir. Belirtilen siyasi tavırla oluşan mevcut ‘popüler-politik’ bağlam, bunu mümkün kılıyor. Dolayısıyla twit’te “her türlü övgüyü hak eden” ‘Bir Zamanlar Osmanlı’dan bahsedildiğinde her türlü yergiyi hak etmiş ‘Muhteşem Yüzyıl’ da (yazılmasa da) ‘okunuyor’! Müteakiben “Bu dizi gerçekten sahip çıkılmayı hak ediyordu” dendiğinde de zihninizde bunu hiç hak etmeyen, aksine ‘tekdir edilmiş’ (konu itibarıyla) ‘komşu’ dizi yankılanıyor.

İsteyen bunlara spekülasyon, kuruntu, hatta vesvese diyebilir. Ben Özcan Deniz’in metnini böyle okuyorum. Fakat twit, spekülasyon üretmeyecek kadar açık-seçik ve tabii sorunlu bir veri de sunuyor bize: Bir dizi ve sinema oyuncusu, bitmedi, artık yönetmen, siyasi otoriteyi bir filme sahip çıkmaya çağırmakta. ‘Yönetmen’ koltuğuna oturmuş bir sinema şahsiyetinin bir siyasi şahsiyetle böylesine ‘asimetrik’ bir ilişkiye ayan-beyan girebilmiş olması da vahim değil mi?!

Kıyas kabul etmese de aklıma rahmetli Halit Refiğ’in TRT için hazırladığı ‘Yorgun Savaşçı’nın 12 Eylül’ün ardından cuntacı siyaset erbabı tarafından yakılmasına gösterdiği tepki geliyor. Bir röportajında “Bu nasıl olur? Film yakılır mı?! Hangi mantığa, akla, ahlâka sığar” mealinde tepkileri vardı mesela. Hiç de ‘asimetrik’ olmayan bir tonda ‘siyaset’i muhatap alarak sarf etmişti bu sözleri... Refiğ, Türkiye’ye sadece sinema sanatı açısından değil düşünsel-entelektüel açıdan da önemli katkılarda bulunmuş bir yönetmendir. Eğer siyasete kendi konumunuza ‘eşit’ bir noktadan bakamazsanız gerçek anlamda ne fikir ne de film üretebilirsiniz.

Bugün siyasi iktidarın neyin kurgulanıp neyin kurgulanmayacağına kadar varan, bir tür ‘hayal zabıtası’ olmaya yönelik tavrı sonucu bu ‘eşit’ duruş ve bakışı sinematografik performansta ‘erek’ kılmanın daha da zorlaştığı anlaşılıyor.

Övgüyü de, ilgiyi de, sahip çıkılmayı da seyirciden değil siyasetten bekler hale gelmek, her ne halde olunursa olunsun özgür kalabilen tek parçamız olan hayallerimizin de tutsaklaşması sonucunu doğuracak. Ötesini varın siz düşünün!..

Not: ‘Behzat Ç.’nin senaristi Ercan Mehmet Erdem mesaj göndererek Salı günkü yazımda dizinin son bölümünün kurgusal içeriğinde ‘DTCF’li olma’nın payı bulunduğuna ilişkin çıkarımımın doğru olduğu belirtti. Bir ‘çıkarım’ı ‘tespit’e dönüştüren katkısından dolayı teşekkür ediyorum.