Muhteşem Yüzyıl bir 'referans'tır!

Referans gazeteleri vardır, referans sinema filmleri de vardır ve nihayet referans diziler vardır. 'Muhteşem Yüzyıl', bir referans dizidir. Dört yıllık serüvenin sonunda geldiği nokta burası.
Muhteşem Yüzyıl bir 'referans'tır!

'Muhteşem Yüzyıl-Final’, bir final bölümü olmaktan ziyade ‘veda partisi’ izlenimi bıraktı bende. Dört yıllık dizinin en hareketsiz, gerilimsiz, sürprizsiz bölümünü izledik. Ve ben, aslında bunu çok yadırgamadım. ‘Final’, önceki hafta Şehzade Bayezid (Aras Bulut İynemli) ve dört oğlunun başı, birbirlerinin gözlerinin içine baka baka toprağa düştüklerinde olmuştu.

Dolayısıyla son izlediğimizi bir final değil de ‘post-mortem’ bir bölüm olarak tanımlamak daha doğru olur.

Bu doğrultuda aynı zamanda (bol ‘flashback’ler eşliğinde) ‘toparlayıcı’ bir bölüm izledik. Dört yıldır hikâye edilen korkunç bir kapışmanın içinden hasbelkader sağ çıkmış karakterlerimiz sırasıyla ‘elveda’ ettiler. Mahidevran Sultan (Nur Fettahoğlu), Mihrimah Sultan (Pelin Karahan), Sümbül Ağa (Selim Bayraktar), Gülfem Hatun (Selen Öztürk) ve tabii Sultan Süleyman (Halit Ergenç)… Onlarla bir tür helâlleşme içinde seyrettik bu son bölümü. Tabii ‘hak helâli’ konusunda son bölüme şehzade başlayıp padişah tamamlayan Selim’le (Engin Öztürk) gözdesi ve veliaht anası Nurbanu’nun (Merve Boluğur) çok şanslı oldukları söylenemez!..

Fakat bu fantastik duyarlılıktan sıyrılıp, Öztürk ve Boluğur da dahil olmak üzere bütün oyuncuların performansı önünde saygıyla eğilmek ve teşekkür etmek boynumuzun borcu!..

Dizi bu son bölümü, kendisini ‘lânetleme’ yolunda yapmadığını bırakmamış taassup erbabını da mahcup edercesine yoğun bir Osmanlı-İslâm sembolizmi sunarak tamamladı. 
Muhteşem Süleyman’ın irtihali, şanına yakışır şekilde ve ‘Osmanlıcı’ kalpleri serinletircesine usule-erkâna, dine-diyanete uygun şekilde canlandırıldı. ‘Yasin-i Şerif’ler eşliğinde, Zigetvar Kalesine Osmanlı sancağı dikilmiş halde uğurladık Sultan’ı…

Fakat bu son bölümde beni en çok tatmin eden, dizinin bütününü kapsayacak mahiyette bir değerlendirme istense öncelikli olarak vurgulanabilecek bir noktayı daha da kristalleştiren bir tematik akışın ağırlık kazanmasıydı.

‘Muhteşem Yüzyıl’, ‘iktidar’ üzerine (tabii popüler kültür çerçevesiyle sınırlı) bir sorunsallaştırma ve çözümleme girişimidir. Ve son bölüm, iktidarın en çok ‘muktedir’i ezdiğine ilişkin düşünmeyi kışkırtacak bir içerikle karşımıza geldi.

Dizide başlarda canlandırıldı; Süleyman için Mohaç, onu tam mânâsıyla ‘muktedir’ kılan dönüm noktasıydı. Ama bu, aynı zamanda sonraki sezonlarda karşımıza çıkan olaylara, Süleyman’ın dostu Pargalı’yı, evladı Mustafa’yı boğdurmasına, oğullarının boğazlaşmalarına seyirci kalmasına, torunlarının kırılan incecik boyunlarına ses çıkarmamasına giden yolu da açan bir kapıydı.

Süleyman bu kapıdan geçerek girdiği iktidar yolunda, o iktidarı her daim taşıyabilme uğruna yaptı bunları. Dostluğunu, babalığını, dedeliğini, tek kelimeyle insanlığını iktidarına feda etti. Son bölümde babası tarafından boğdurulan Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan’ın artık ayakta zor duran Sultan’a uzaktan bakıp dediği gibi: “Ne taç, ne taht, ne de saltanat! Geriye kalan evlât katili bir baba!..”

İktidar böyle bir şey… Onu sırtlarsınız ve milyonlarca insan ‘muktedir’ bilerek size tâbi olur. Ama aslında iktidar, o milyonların size bakan ve her daim, ne pahasına olursa olsun ‘iktidar’ın gereğini yapmanızı bekleyen gözlerindedir aslında. O yüzden size “Bîgünahım Hak bilur, Devletli Sultanım Baba” diye seslenen oğlunuzu affetmeye vicdanınızı vardıramazsınız. İktidar, vicdanı bastırır.

Ama vicdan azabını bastıramaz! Sonuç, o iktidarı sırtınıza yükleyen ‘saha’ya kaçmaktır. Vicdan azabını bastırma yolunda başa döner, Zigetvar’a sefere çıkarsınız.

Zigetvar, Süleyman’ın Mohaç’ta tamamına erdirdiği iktidarın yol açtığı dayanılmaz vicdani acıları uyuşturma yolunda bir geri dönüştür aslında. Muktedir, sadece taşıyıcısı olduğu ama sahibi olmadığı iktidarı, kendisine bakan binlerce çift yeniçeri gözünün karşısında korumak için hasta döşeğinden son bir gayretle sıyrılıp tıpkı Mohaç’ta olduğu gibi avaz avaz seslenerek onları Zietvar’ı düşürmeye motive eder.

Bu, muktedirin son nefesidir!..

İktidarın ‘muktedir’i de teslim alan bir ‘toplumsal kapasite’ olduğuna dair bu zor iddiayı temellendirme yolunda bugüne kadar Francis Ford Coppola’nın ‘Baba II’ filminde Michael Corleone’nin (Al Pacino) kendisine ihanet etmiş kardeşi Fredo’yu (John Casale) öldürttüğü sahneyi örnek verdim hep... Hatasından bin pişman, perişan ve zavallı durumda kendisine sığınmış, artık hiç tehlike arz etmeyen Fredo’yu, emrindeki adamların bakışları karşısında istese de affedemez ‘Baba’… Ve filmin sonunda, karanlık bir odada yapayalnızken, kendisinin emriyle kardeşini öldüren kurşunun sesini duyduğunda acıyla önüne düşen başı, bize ‘iktidar’ın ona sahipmiş gibi görünen ‘muktedir’i de nasıl ezdiğini çarpıcı biçimde resmeder.

Artık bu filmin yanına Muhteşem Yüzyıl’ 4’üncü sezonu, özellikle de son iki bölümü eklemeyi düşünüyorum! Ölümün kıyısında can çekişen, bir evlat katili olarak da vicdan azabına gark olmuş Kanuni Süleyman’ın Zigetvar’a, bir anlamda kendisini inşa eden (‘yapan’) iktidarın bağrına ricat sahnesi de ‘muktedir’in iktidar karşısındaki aczinin bir başka çarpıcı nişanesi çünkü…

Referans gazeteleri vardır, referans sinema filmleri de vardır ve nihayet referans diziler vardır. ‘Muhteşem Yüzyıl’, bir referans dizidir. Dört yıllık serüvenin sonunda geldiği nokta burası.