Nakşibendiliği küreselleştiren şeyh: Nazım Kıbrısî

Şeyh Nazım Kıbrısî, munis, muzip ve mizah duyusu olan bir insandı. Sanırım Batı'nın elit, entelektüel, burjuva insanlarını ona çeken özelliklerinden biri buydu.
Nakşibendiliği küreselleştiren şeyh: Nazım Kıbrısî

Modern zamanların en önde gelen Nakşibendi şeyhini ebediyete uğurladık. Şeyh Nazım Kıbrısî (1922-2014) 20’nci yüzyılın son çeyreğinden itibaren aktif biçimde dünyanın Müslüman olduğu kadar, hatta aslında ondan daha çok gayrı-Müslim diyarlarında Sufi irşat ve İslâm’a davet faaliyeti yürüttü. O aynı zamanda benim ‘doktora kahramanım’dı! Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) hazırlayıp sunduğum antropoloji doktora tezim (1994), Şeyh Nazım’ın Londra merkez olmak üzere Britanya’da varlık gösteren Nakşibendi çevresinin söylem ve pratiğinin betimleme ve çözümlemesi üzerinedir. Daha sonra hem Türkçe (‘Batı’da Bir Nakşî Cemaati-Şeyh Nazım Kıbrısî Örneği’, 1996, 2011) hem İngilizce (‘A Muslim Mystic Community in Britain: Meaning in the West and for the West’, 2012) basıldı.

Şeyh Nazım’ın Nakşibendi tarihindeki yerinin ne olacağına ilişkin bugünden bir şeyler söylemek kolay değil. Bunu zaman gösterecek. Ancak tarikatın tarihi üzerine öğrendiklerimle yaptığım araştırmayı etkileşime sokarak düşününce bazı savlar ortaya atma cesaretini kendimde bulmuyor da değilim. Bu itibarla belirtmem gerekirse Şeyh Nazım Kıbrısî’nin, Nakşibendiliğin ‘isim babası’ olan Bahaeddin Nakşibend’den (ö. 1389) başlayarak tarikatın tarihinde dördüncü büyük dönüm noktasına imza atmış isim olduğu ileri sürülebilir.

Kendisinden önce aynı isim altında olmasa da ayırt edici yöntem ve pratikleriyle mevcut (yani kurucusu olmadığı) bir tarikatı yapısal olarak nihaî berraklığa kavuşturup ‘kristalleştiren’ Buharalı Bahaeddin Nakşibend, böylece ismini verdiği Nakşibendiliği aynı zamanda Orta Asya’da diğer tarikatlar karşısında hâkim kılarak ilk dönüm noktasını oluşturmuştur. Bundan sonra genişleme ve yayılma evresine girmiş tarikatın tarihinde ikinci ana dönüm noktası, onu Hint Altkıtası’nda etkinleştiren Şeyh Ahmed Serhendi, Türkiye’deki popüler adıyla ‘İmam-ı Rabbani’dir (ö. 1624). Döneminin Müslüman Babür yönetiminin Hindu çoğunluk karşısında zafiyete düştüğünü hissederek onlara uyarılarda bulunması, bunu yaparken de İslâm adına ‘yenileyici’ mahiyetteki söylemi, Serhendi’nin ‘Müceddid-i Elf-i Sani’ (İslâmî ikinci bin yılın yenileyicisi) veya kısaca ‘Müceddid’ diye anılmasına yol açtı. 19’uncu yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu aleyhine yükselen Batı dünyası karşısında Bağdat ve Şam’da İslâmi bir silkiniş çabasıyla öne çıkan Süleymaniyeli Kürt, Mevlana Halid Bağdadî (ö. 1827) de aynı ölçekte değerlendirilebilecek üçüncü dönüm noktasıdır. O da İmam-ı Rabbani gibi ‘müceddid’ (İslâmi 13’üncü yüzyılın yenileyicisi) sayılmıştır.

Şeyh Nazım Kıbrısî’den de Nakşibendi tarihinde bir diğer ‘müceddid’ olarak söz edilip edilmeyeceğini zaman gösterecek. Ama şurası bir gerçek ki Bahaeddin Nakşibend’in Orta Asya’da, İmam-ı Rabbani’nin Hindistan’da, Mevlana Halid’in de Osmanlı coğrafyasında yaptığını o, tüm dünyada yapmıştır.

Şeyh Nazım, Nakşibendiliği küreselleştiren isimdir.

Kendi tarikat terbiyesini aldığı Şam’daki şeyhi Abdullah Dağıstani, bu Kıbrıslı gözde talebesini hem İngilizce yetkinliğini, hem de İngiliz (Batı) görgü ve adabına aşinalığını bildiği için Batı’ya yönlendirdi. 1970’lerin başında Kıbrıs’tan tanıdığı, İngiltere’ye göç etmiş arkadaşlarının yanında kalarak başladığı mürşitlik serüveninde Şeyh Nazım çok geçmeden karizmatik kişiliğinin de bir sonucu olarak etkinlik alanını Batı Avrupa’dan hem Atlantik ötesine hem de Pasifik kıyılarına kadar yaygınlaştırdı. Genelde müritlerini bir tekkede kabul eden ‘klasik’ şeyhlerin aksine o, deyiş yerindeyse müritlerinin ayağına kendisi giden bir ‘Şeyh üs-Seyyah’tı. Dünyanın bir ucundan öbürüne durmaksızın gezerek her dilden, dinden, milletten, kimlikten insanı çekim alanına sokan bir strateji geliştirdi.

Bu süreçte kaçınılmaz olarak Nakşibendilik gibi sıkı disiplinli bir tasavvufi ekolün ilke, kural ve talepleri açısından olabilecek en azami esneklik, tolerans ve anlayışı benimsedi. Bu, onu diğer İslâmî gruplar, hatta diğer Nakşibendi çevrelerin rahatsızlık ve husumetiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu çevreler onun İslâm’a yarardan çok zarar getirdiğini öne sürmüştür. Ama bunların hiçbiri de Şeyh Nazım kadar ‘heterojen’, yani zengin bir çeşitlilik içindeki bir insan topluluğunu ‘barışçı’ bir motivasyonla etrafında toplamayı başaramamıştır. Çalışmamı yaptığım dönemde Londra’da Türkiye kökenli ve dönemin önde gelen diğer Nakşî çevrelerinden oluşumlar da vardı. Onların da hatırı sayılır bir takipçi kitlesi vardı ama bunların hemen hepsi göçmen vatandaşlarımızdan oluşmaktaydı. Şeyh Nazım’ın bir zikir meclisine ilk katıldığımdaysa kendimi kozmopolit bir dünya metropolünün işlek mekânlarından birinde gibi hissetmiştim! Zaten beni çalışma yapmaya en fazla kışkırtan da bu tabloydu.

Şeyh Nazım, Nakşibendiliği küreselleştirmeyle bağlantılı şekilde popülerleştiren de figürdür. İslâm ve popüler kültür üzerine bir değerlendirmeye gidilse ilk elde üzerinde durulması gereken kişi, Şeyh Nazım olabilir. O, çok eğlenceli (‘entertainer’ anlamında) bir insandı ve onun dini takdiminde neşe ön plândaydı. Bu, çok kritik bir noktadır, çünkü Batı’da özellikle benim çalışmayı yaptığım dönemde İslâm deyince İmam Humeyni’nin sert ve çatık kaşlı çehresi üzerinden şekillenen bir imaj hâkimdi. O dönemden bir karikatür hatırlıyorum; Ayetullah’ın gayet ciddi çehresine bakan iki kişiden birinin diğerine “Ne olurdu bir parça mizah duyusu (sense of humour’) olsaydı” dediği!..

Şeyh Nazım, munis, muzip ve mizah duyusu olan bir insandı. Sanırım Batı’nın elit, entelektüel, burjuva ve dahi aristokrat (Lordlar Kamarası’ndan müritleri vardı!) insanlarını ona çeken en önemli özelliklerinden biri buydu: ‘Sense of humour’!..

Bir ikincisi de hiç kuşkusuz ‘rıfk’tır! Yani yumuşaklıkla, tatlılıkla insanlara yaklaşmayı benimsemiş olması… Ben, Müslümanlığın en önemli koşulunun ‘rıfk’ olduğunu ondan öğrendim. Yaptığım kişisel görüşmede belirttiği üzere: “Peygamber ‘Rıfk ile muamele eden kazanmıştır’ buyurmuştur. Sertlikle yola çıkan kaybetmiştir, kaybettirmiştir. Rıfk, maksada ulaştırır, ‘huşunet’ [kabalık, sertlik] kaybettirir. … Hikmetsiz, ‘hikmet’ bilmeyen adamlar, toplayacaklarına dağıtıyorlar, sevdireceklerine nefret uyandırıyorlar, alıştıracaklarına ürkütüyorlar, yaklaştıracaklarına uzaklaştırıyorlar, İslâm’ı sevdireceklerine yerdiriyorlar.”

Şeyh Nazım’ın bu sözlerinin değerini şimdi bu memlekette toplumun bir yarısını kendine yakın sayıp diğer yarısına huşunetle, ondan öte nefretle, geçmiş yaşanmışlıkların hıncını alma arzusuyla yaklaşan bir İslâmî siyasetin alacakaranlığında çok daha iyi anlıyorum!..

Tabii ki Şeyh Nazım bir Nakşibendi olarak Türkiye’de Cumhuriyet dönümüyle birlikte yaşananlar, laiklik-İslâm ikilik ve çatışması, saltanatın-hilafetin ilgası, vb. meseleler karşısında kayıtsız değildi. Evet, Kemalizm’e de, laikliği de, Cumhuriyet’e de, bunlardan öte ateizm, komünizm ve hatta demokrasiye de kendi İslâmi zaviyesinden en sert eleştirileri getirmekteydi. Onun bu görüşleri ayrıntılı olarak tezimde başlı başına bir bölüm içerisinde yer alır. Ancak Şeyh Nazım, bu düşünceleri doğrultusunda, karşısına çıkan ve kendisiyle taban tabana zıt görüşteki insanlara bile ‘rıfk’ ile muamele etmekten kaçınmayan bir insandı. Sokak serserilerinden uyuşturucu müptelalarına, punk’lara, sosyalist, komünist, anarşistlere kadar herkesin soru ve sorunlarına kapısı, sohbeti açık ‘medeni’ bir insandı.

‘Seküler’ bir hayatın içinden çıkıp bir yılı aşkın süre nabzı dinî atan bir başka hayatın içinde ne olup bittiğini öğrenmeye çalışmak, ömrümün en zor dönemiydi. Ama şurası bir gerçek ki yaşadığım, yeryüzünü bir de ‘farklı olan’ın gözüyle görebilme yolunda muhteşem bir deneyimin de sahibi yaptı beni. Bu deneyimi akademik duyarlılıkla paylaşma ‘cüret’i gösterdiğimde kendimi ait hissettiğim hayatın içinden acımasız ve korkunç bir ‘lanetlenme’yle karşı karşıya buldum. Burada bunları uzun uzadıya anlatmak yersiz olur (merak eden, kitabımın ikinci baskısına bakabilir), fakat mevzubahis etmemin nedeni başka… Acısıyla-tatlısıyla ortaya çıkmış bu çalışmanın en önde gelen ‘özne’si artık yok. Biliyorum ki müntesipleri, sevenleri ve yakınları için ‘Şeyh Baba’nın kaybı çok büyük bir acı… Ben de büyük bir hüzün içindeyim ama gariptir bir ‘baba’yı kaybetmiş olmaktan ziyade bir evlâdı kaybetmiş gibi hissediyorum! Dilerim bir ‘araçsallaştırma’ örneği olarak değerlendirilmez, meşakkatli bir sürecin sonunda ortaya çıkardığım eserin kahramanını, bir bakıma benim ‘öznel yaratım’ olduğu da söylenebilecek bir karakteri kaybetmiş gibi hissediyorum! Kendimden kopan, eksilen bir parça gibi!..

Bitirirken sözü o kahramana bırakalım! Batılı müritlere yönelik bir sohbetinde onları alabildiğine heyecan dalgasına sevk eden (kendisine ait olup olmadığı bilmiyorum) bir söz sarf etmişti ölüm üzerine; “Ölüm, yağmur damlasının okyanusla buluşmasıdır” şeklinde…

Hayatını bu buluşmaya vakfetmiş Şeyh Nazım Kıbrısî’ye selâm olsun! Mürit ve yakınlarına içtenlikle baş sağlığı diliyorum! Ben, onu ‘iyi’ bildim! Umarım o da hakkını helâl etmiştir!..