'Okur-yazar' seyirci serzenişlerine devam!

Televizyon mecrasında reklam pazarlaması üzerine çalışan okurum, Cem Sandıkçı'dan gelen, bir anlamda 'sektör-içi'nden bir 'serzeniş' olarak da yorumlanabilecek mektup huzurlarınızda.
'Okur-yazar' seyirci serzenişlerine devam!

Dizi film sektörümüzün haline ilişkin seyirci zaviyesinden çarpıcı bir değerlendirme içeren mektubunu geçen hafta paylaştığımız Burak Erken’e ‘karşı cephe’den aynı içerik zenginliği ve kalitesinde bir başka okur mektubu geldi. Zaten muradımız da buydu. ‘Mesajlaşma’nın yaygınlaştığı görsel kültür dünyasında yazılı kültürün artık kaybolmaya yüz tutmuş, özenlice ‘mektuplaşma’ âdetini bir parça canlandırmayı hedeflemiştik, karşılığını aldık! Okurlarımdan devamını da bekliyorum!..

Televizyon mecrasında reklam pazarlaması üzerine çalışan okurum, Cem Sandıkçı’dan gelen ve Burak’ın yazdıklarına cevabi mahiyette, bir anlamda ‘sektör-içi’nden bir ‘serzeniş’ olarak da yorumlanabilecek mektup huzurlarınızda:

“Ben, televizyon mecrasında reklam pazarlaması üzerine çalışmaktayım. Bulunduğum firmada program-kuşak reytingleri, gelirler, rekabet analizleri gibi işin yalnızca sayısal kısmıyla uğraşan bir mühendisim. ‘Okur-yazar bir seyircinin dizi serzenişi’ yazınızı okuduktan sonra ‘karşı taraftan’ bazı görüşler sunmak istedim.

Bence yayınladığınız tip eleştirilerde temel olarak atlanan nokta, televizyon kanallarının birer ticarethane oluşu. Üstelik bu ticarethaneler zannedildiği kadar kârlı yatırımlar değiller. Eğer kârlı olsaydılar yalnızca yayıncılıkla uğraşan kanal sahibi sayısı bir elin parmaklarından çok daha fazla olurdu. Bildiğiniz gibi kanalların giderlerini bir çok farklı kalem oluştururken, gelirlerinin tek kaynağı yayınladıkları reklamlar… 

Ülkemizdeki reklam sistemine göre (çok detay vermemeye çalışacağım) yayınlanan reklamın ücreti önceden bilinmemektedir. Reklamın aldığı reytinge göre, birim saniye fiyatı değişiklik göstermektedir. Hâl böyle olunca kanallardaki reklamların reyting oranları, kanalların ekonomik devamlılığı için hayati önem taşımakta. Özetle; bir dizinin planlananın yarısı kadar reyting alması demek, dizinin (maliyeti aynıyken) plânlananın yarısı kadar gelir getirmesi demek. Haliyle bu da plânlanan ödemelerin gecikmesi ve kanalın dar boğaza girmesi demek… Bu dar boğazdan çıkamayan, TMSF’nin el koyduğu veya çalışanların ödemelerini geciktiren televizyon kanallarını bir düşünürsek, kanalların nasıl bıçak sırtı bir durumda olduklarını anlayabiliriz.

Bir televizyon harikası olarak görülen Amerikan dizi sisteminin neden ülkemizde olmadığını sormak ilk etapta makul gibi gözükse de unutulan birçok nokta var. Amerika, bir ülkeden çok 310 milyon tüketicinin yaşadığı bir kıta durumunda. Global bir firma, Amerika'daki ulusal bir kanalda reklam yayınladığında ulaştığı izleyiciyle, Türkiye'de ulaştığı izleyici arasında hem nicelik hem de nitelik (tüketmeye olan meyil) bakımından dağlar kadar fark var. Bu da haliyle reklam fiyatlarında iki ülke arasında büyük değişiklik yaratıyor. Türkiye'de bir televizyon kanalının 12 dakikalık bir reklam kuşağında elde ettiği geliri, Amerika'daki bir muadilinin elde etmesi için belki de 1 dakikalık reklam yeterli olabiliyor. Kanalların gelirleri ve kâr marjları arttıkça, düşük reytingli programları sübvanse etme imkânları da artıyor. Star TV'de yayınlanan ‘Çıplak Gerçek’ bunun örneğiydi. Zaten dizinin yapımcısının Star TV olduğu, yani dizinin bir içyapım olduğu gerçeği atlanmamalı. 

Dizi sektörünün yılmaz savunucusu olarak anlaşılmak istemem. Elbette yayın dönemi başlarında kanal yöneticilerinin satın aldıkları dizilerle ilgili daha sağlıklı plânlamalar yapmaları gerekiyor. Bu plânlama eksikleri yüzünden edilen zarar kanal çalışanlarına, erken bitirilen diziler de dizi ekibine doğrudan etki ediyor. Seyirci açısındansa televizyon kanalları ‘güvenilmez’ bir sıfata bürünüyor. Fakat bu eleştirileri yaparken ihraç etme ve dünya çapında saygın marka yaratma konusunda sıkıntı çeken ülkemizde dizilerin başarısını da göz ardı etmemek gerek.
İşin bir de sizin de ara ara değindiğiniz [reyting] panel değişikliği boyutu var. O da başka bir mektup konusu olarak kalsın!..”