Ölümsüz bir eserin ölümü: Yılanların Öcü

Yılanların Öcü adlı dizide 'etik' bir meseleyle karşı karşıyayız. Baykurt, 'Yılanların Öcü'nü ne gayeyle, ne fikriyatla, ne hissiyatla yazdı? Tarihe mal olmuş bir yapıtın toplumsal algı ve hafızadaki yerini sermayeye dönüştürürken aslına bu kadar lâkayt kalınabilir mi?..

Fakir Baykurt’la ilgili hayatımdaki ilk izlenim, belli-belirsiz ama (belki paradoksal gelebilir!) bıraktığı etki itibarıyla hayli güçlüdür. İlkokul öğretmeni olan annemin adliyeye ifadeye çağrıldığı, bu yüzden evde babamla sert bir tartışmanın yaşandığı bir erken çocukluk dönemi anısının parçasıdır Baykurt…

Sonraki yıllarda netleştirme imkânı buldum. 12 Mart 1971 darbesiyle kapatılıp sonra TÖBDER olarak yeniden kurulacak, 1960’ların çok ses getirmiş Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS’ün başkanlığını yürüten Fakir Baykurt’un düzenlediği ‘Genel Öğretmen Boykotu’na katılıp derse girmemiş annem… Ve tabii diğer pekçok meslektaşı gibi onun hakkında da soruşturma açılmış.

Fakir Baykurt (annem gibi) bir köy enstitülüydü ve Enstitüler’in Cumhuriyetçi ideallerinin bir ömür boyu düşünce, duygu ve eylemleriyle taşıyıcısı oldu. 1960’lı-70’li yılların toplumcu atmosferinde köyü-köylüyü çok iyi bilmenin avantajıyla (bütün Enstitülüler gibi o da köken itibarıyla bir köy çocuğudur) edebiyatımızda ‘Köycülük’ akımının öncülerinden ve en etkili ismiydi.

Bu çerçevede onun ilk göz ağrısı da ‘Yılanların Öcü’dür. 1954’te yazdığı roman tam anlamıyla çığır açıcı olmuştur. Baykurt’un başarısı popüler katmanlara nüfuz edebilecek mahiyette canlı, akıcı, neşeli, dinamik ve de tabii erotik bir üslûpla yazabilmesidir. Bu durum eserlerinin tiyatro ve sinema uyarlamalarına da yol açmıştır. Buna da en güzel örnek, Türk sinemasının bir başyapıtı olan, 1962 yapımı Metin Erksan şaheseri ‘Yılanların Öcü’dür (1985’te ikinci bir sinema uyarlaması daha karşımıza çıkacaktır).

Baykurt sol/sosyalist bir aydındı. ‘Yılanların Öcü’ de sıkı düzen eleştirisine giden bir eserdir. O yüzden ne Baykurt’un, ne romanın, ne de onun sahne uyarlamalarının başı dertten kurtulmuştur. Erksan’ın filmi de yasaklarla karşılaşmış, hatta gösterime girdiği sinema salonlarına kadar varan saldırılara maruz kalmıştır.

Böylesi meşakkatli ama aynı zamanda haysiyetli bir maziye sahip ‘Yılanların Öcü’nü önceki gün dizi haliyle ekranda karşımızda bulduk. Ama ne buluş!.. Eserden uyarlama demek bir yana esinlenme demenin dahi neredeyse imkânsız olduğu üzücü bir kurgu konuldu önümüze… Benzerliğin romanın ve onun içindeki karakterlerin adından öteye gitmediği çok sorunlu bir ‘deformasyon’ girişimi de denilebilir. Ana tema olarak da, yan temalar itibarıyla da söylemekle bitmeyecek uyarsızlık ve alakasızlıkları bir bir sıralamak çok zor. Ama en önemlisi Baykurt’un tüm eserlerinde mevcut düzen sorgulamasının iğdiş edilmiş olması.

‘Yılanların Öcü’nde Baykurt bir modern ulus-devlet olarak ortaya çıkan Cumhuriyet’te hâlâ varlığını sürdüren, aşılamamış, üstesinden gelinememiş kırsal-feodal eşitsizliklere, iktidar ilişkilerine bariz (tabii ‘sol’ olduğu kadar Cumhuriyetçi ve ‘modernist’ de olan) bir ‘karşı duruş’ sergiler. Adı ‘Yılanların Öcü’ olan dizide Baykurt’un eseri ile en keskin ayrılık bu noktada ortaya çıkıyor.

Kurgusal ‘operasyon’ sonucu önümüze sürülen, aslında ekranda hiç yabancısı olmadığımız bir ‘ağa(lık) dizisi’… Bağlantılı olarak yine dizi film piyasamızın en bilindik, en yıllanmış, en tüketilmiş klişelerinden biriyle karşı karşıyayız. ‘Şehirli-burjuva’ seksiyonunda tepe noktası ‘Aşk-ı Memnû’, kırsal-feodal seksiyonunda da ‘Asmalı Konak’ olan bir ‘Yukarıdakiler-Aşağıdakiler’ hikâyesi, zenginlik ve fakirliğin ufak-tefek itiş kakışlara yer verilse de genelde pürüzsüz birliktelik anlatısı bu. Sınıfsal karşıtlık ve çatışmayı ‘melodramatik buğulama’ya tabi tutup soğuran sayısız yapıma eklenen bir diğer ürün… Bir konak çevresinde şekillendirilen, ağalar, büyüklü-küçüklü beyler, hanımlar ve yine hep olduğu gibi aşağılardaki uşaklar-yamaklar, beslemelerle zenginleştirilmiş bir akış… Ve tabii ki zenginlerle fakirler, konağın ayak işlerine bakanlarla konağın efendileri arasında tutuşturulan aşk ateşleri…

Bunlar ‘Yılanların Öcü’nde yoktur. Orada olanın, yani toplumsal-ekonomik eşitsizliklerin ve çatışmaların altını çizip mücadeleye çağrının da dizide olması, izlediğimiz kadarıyla söz konusu değil. Ne de mümkün bu. Böyle bir dizi yapamazsınız bugün…

Peki esere yönelmenin ‘rasyonel’i ne? Kanımca 1950’lerin sonundan bugüne modern Türkiye tarihinde edebi-sanatsal bir yeri olan eserin ‘kültürel sermaye’ olarak kullanımı söz konusu. ‘Yılanların Öcü’nün namından istifadeye gidilmiş, adı tüketime açılmış…

Ve Fakir Baykurt’un roman kurgusuna nispeten bağlı kalmanın bile seyir oranını riske sokabileceği endişesiyle hayli cüretkâr bir kurgusal operasyon yapılmış. Bu, aslında ilk değil; ‘Peyami Safa’nın ‘Fatih-Harbiyesi’nde de oldu. Ama sanırım bu defa çok daha radikal bir ‘istismar’la karşı karşıyayız.

Peki, amaca ulaşılmış mı? An itibarıyla reytinge bakıldığında öyle gibi de uzun vadede bu alışıldık klişe iş yapar mı, göreceğiz.

Ancak mesele ne kısa, ne de uzun vadede dizinin akıbetinin ne olacağı da değil. Akıbetten ziyade ‘etik’ bir meseleyle karşı karşıyayız. Baykurt, ‘Yılanların Öcü’nü ne gayeyle, ne fikriyatla, ne hissiyatla yazdı? Tarihe mal olmuş bir yapıtın toplumsal algı ve hafızadaki yerini sermayeye dönüştürürken aslına bu kadar lâkayt kalınabilir mi?..

Ve bunların hepsi bir yana, köyü-köylüyü anlamaya ve anlatmaya ömrünü vermiş büyük bir yazarın eserini başlık yapıp, bırakın köylüyü ve köylülüğü, hayata dair fahiş yanlışlıklar yapılır mı?! Mesela dizinin hemen başlarında, Erksan’ın filminde Aliye Rona ile hem ölümsüzleşmiş hem de bu büyük oyuncuyu ölümsüzleştirmiş ‘Irazca Ana’ süt sağarken askerden gelecek oğlu Kara Bayram’a dair kendi kendine ve sonra da ineğiyle bakın nasıl konuşuyor:

“Güzel oğlum, yiğit oğlum, aslanım! Hele böyle sağ-salim dönse bir Allah’ın izniyle, ona köyün en güzel kızını alıcam… [İneğe döner] Hemen gücenme Sarıkız! Sana da şöyle güçlü-kuvvetli bir öküz bulucam elbet! Bayram’ımı evereyim, sonra seni de başgöz edicem, söz! Bayram’ımın boy boy bebeleri, senin de yavruların olur! Kalabalık bir aile oluruz!..”

Herhalde eserine yapılanların hiçbiri dizide Irazca’nın ineği öküzle çiftleştirip yavrulatması kadar kemiklerini sızlatmazdı Fakir Baykurt’un!..