Osmanlıcılık 'filinta' gibi!

Önceki gün TRT'de başlayan ve 'Osmanlı polisiyesi' diye takdim edilen 'Filinta' ile 'Yeni Türkiye'ye endeksli bu tarihi-inşacı pozisyon yeni bir sürgün daha verdi. Dizi, Osmanlı'dan öte 'Osmanlıca'nın ihyası hususunda sanki şu son Milli Eğitim Şûrası'ndaki gelişmeler doğrultusunda durumdan vazife çıkartmış gibi de görünüyor.
Osmanlıcılık 'filinta' gibi!

Dizilerde Osmanlı, hatta ‘Osmanlıca’ dönemine girdik denilebilir. Belki garip gelecek ama bu bana bir zamanların ‘Western’ furyasını da anımsatan bir durum… Şöyle ki nasıl Western filmleri Amerika’nın tarih inşasının popüler kültür dolayımıyla kitlelere mal edilmesinde etkili olduysa Osmanlı dizileri de ‘Yeni Türkiye’nin tarih inşasında belirleyici rol oynamaya aday görünmekteler.

Diğer yandan bu, hiç kuşkusuz ‘Eski’, daha açık deyişle Kemalist Türkiye ile bir hesaplaşma girişimi. Bu noktada ‘Eski’ Türkiye, Osmanlı’yı paranteze almıştı diye düşünülmekte gibi… Ama bu, olsa olsa erken-Cumhuriyet dönemi için geçerli sayılabilir. Evet, orada Osmanlı-Selçuklu (İslâm) geçmişinden bir sıçrama ile ‘Ergenekon’a dayanan bir tarih inşası hedeflenmişti. ‘Laik Cumhuriyet’in tarihine Malazgirt Ovası’ndan kapı açmak yerine daha eski devirlere, Yahya Kemal’in ifadesiyle (ama tabii hiç de onaylamadığı şekilde) ‘kabl-et tarih’e doğru Orta Asya’ya yol tutulmuştu.

Fakat işte, dediğimiz gibi bu, erken-Cumhuriyet dönemidir ve üstelik de ilk anda sanılacağı gibi 1950’lerin başından değil, 1930’ların sonlarından itibaren söz konusu Osmanlı-İslâm ‘parantez’ini açmaya yönelik girişimler başlamıştır. O gün bugündür de devam etmekte ve Osmanlı’ya abartılı vurgu, popüler tarihçiliğimizden çizgi romanlara ve sinemaya kadar hep gündemdedir. ‘Battal Gazi’leri, ‘Kara Murat’ları, ‘Malkoçoğlu’nu kim unutabilir!..

En çok da 12 Eylül askeri darbesi sonrasında resmi-ideoloji haline gelen ‘Türk-İslâm Sentezi’ ile Cumhuriyet’in başındaki o ‘Osmanlı soğukluğu’ndan iyice sıyrılmış hararetli bir Osmanlı-aşkı devlete sirayet etti. O yüzden daha önce vurguladığımız üzere 12 Eylül ve Türk-İslâm Sentezi mamûlü ‘Kuruluş-Osmancık’tan şimdilerin ‘Diriliş-Ertuğrul’una uzanan da bir yol var.

En son, önceki gün TRT’de başlayan ve ‘Osmanlı polisiyesi’ diye takdim edilen ‘Filinta’ ile ‘Yeni Türkiye’ye endeksli bu tarihi-inşacı pozisyon yeni bir sürgün daha verdi. Dizi, Osmanlı’dan öte ‘Osmanlıca’nın ihyası hususunda sanki şu son Milli Eğitim Şûrası’ndaki gelişmeler doğrultusunda durumdan vazife çıkartmış gibi de görünüyor. İzlediğimiz bazı sahnelerin yer tanıtım yazılarında hoş bir sürprizle Osmanlıcaya merhaba diyoruz! Mesela padişahın huzuruna bizi sevk eden sahnelerde sol-alt köşede soldan sağa doğru ‘Dolmabahçe Sarayı’ yazısı akarken sağ-alt köşede sağdan sola doğru da aynı yazı Osmanlıca olarak akıyor. Yakında diyalogların Osmanlıca altyazılı sunumu da gelebilir.

Dizide 1860’ların Osmanlı İstanbul’unda zaptiye olarak görev yapan ‘Filinta’ Mustafa’nın (Onur Tuna) bir kumpasla idama gitmekten Sultan’ın iradesiyle kurtarılıp ‘Devlet-i Aliyye’nin iç ve dış düşmanlarıyla kıyasıya mücadeleye tutuşmasını izleyeceğimiz anlaşılıyor. Bir bakıma karşımızda ‘Majestelerinin Ajanı 007 James Bond’u çağrıştırır tarzda ‘Sultan Hazretleri’nin ajanı Filinta Mustafa var da denilebilir.

İlk bölümün bıraktığı bir diğer izlenim şu ki artık ‘Eski’ Türkiye’de sinemadan tiyatroya, romandan karikatüre kadar hayli aşina olunan karanlık çehreli, örümcek kafalı, ‘yobaz’ din adamı tasvirlerinin devri kapandı. Tam tersi istikamette yol alıyoruz ve mesela ‘Filinta’daki Galata Kadısı Gıyaseddin Efendi (Mehmet Özgür) gibi bir hukuk, ahlâk ve adalet timsali din adamları var karşımızda.

Tabii dizinin (‘Diriliş-Ertuğrul’ için de bir önceki yazımızda değindiğimiz üzere) tarihi bugüne getirmekten öte ‘bugün’ü tarihsel kurgu içinde var etme gibi bir derdi de ek olarak var. Filinta Mustafa’nın manevi babası konumundaki Kadı Gıyaseddin’in padişahı kolundan tutup onun yüzüne sarf ettiği ve 17-25 Aralık operasyonlarından 14 Aralık ‘karşı-operasyon’una kadar ha bire duyduğumuz iktidar retoriğini anımsatan şu sözlere baksanıza:

“- Sultanım, bana bu davaya bakmamı emrettiniz, yaptım. … Mevcut delillerin ve şahitlerin tamamı şeytani bir sahicilikle düzenlenmişti. Elim-kolum bağlı kaldım. Taltiflerinize mazhar olan en iyi müşiriniz Filinta’ya bu hainliği yapma cüretini gösterenler kim bilir şehri İstanbul’da neler yapıyorlar!..

- Bu ne demek şimdi?!

- Kumpas büyük Sultanım! İşin içinde emniyet teşkilatındaki zabitler de var. Bunları bulup temizlemedikçe bu teşkilat, Devlet-i Aliyye’nin teşkilatı olamaz. Bize bir sene mühlet verin, bu kumpası çözelim, bu pisliği temizleyelim!..”

Açık değil mi, adeta, “Sultanım sana söylüyorum, ‘Usta’m sen anla” demeye getirilmiyor mu?!