Özgürlüğe bir gidiş-dönüş bileti: 'Aşk Yeniden'

Fox TV'nin yeni dizisi Aşk Yeniden'in en büyük avantajı kanımca başrolde kimyaları alabildiğine tutmuşa benzeyen iki oyuncusu, Özge Özpirinççi ve Buğra Gülsoy... İlk bölüm itibarıyla yardımcı oyunculuklar çok kendini göstermedi; sadece Tamer Levent, Zeynep'in 'deli' babası Şevket Reis olarak "Ben buradayım" dedi.

‘Aşk Yeniden’, bizim en büyük dertlerimizden birine, birey olma/olamama sorunumuza Amerikan sinemasının her daim gözde türü olan ‘romantik komedi’ formatında bir açılış eşliğinde, uyarlama hissi de bırakarak yaklaşımda bulunan bir çalışma…

Bu açılışı strateji olarak düşünmek mümkün. Amerikan romantik komedileri bizde de özellikle kentli orta ve üst sınıflarda alıcısı olan bir tür. Bununla etkileşim, üstelik gayet güzel şekilde başarıyla kotarıldığı için AB grubu izleyiciye sempatik ve ilgiye değer gelecektir.

Fakat FOX’ta ekrana gelen dizi, hiç vakit kaybetmeden yerlileşerek sinemada bizim en gözde türümüz olan ‘zengin-fakir aşkı’na (‘fakir kız-zengin oğlan’ tercihiyle) oturdu. Hızlı, keskin, seri bir geçişle romantik komediden kalıplaşmış bir Yeşilçam trüğüne yol tutuverdik.

Ancak hikâyenin tematik çekirdeğini oluşturan sorunsal, başta belirttiğimiz gibi birey-toplum ikiliği…

Haddizatında bu, evrensel bir meseledir. Belki aşırı bir genelleme olacak, ama söylemek istediğimizi çarpıcı kılma mazeretine sığınarak dile getirelim: ‘Batı’, dibine kadar bireyselleşmeden mustariptir. ‘Batı-dışı’ dünya ise bir türlü bireyselleşememeden…

‘Batı’ insanı, bireyselleşmeye bağlı olarak her türlü toplumsal, ailevî destek, bağlılık, umursanma imkânlarından yoksunluğun yalnızlaştırıcı- kimsesizleştirici girdabında çaresiz… ‘Batı-dışı’ dünyaların insanı ise birey olmayı, kendisini gerçekleştirmeyi, geleceğini kendi ellerinde tutmayı, kararlarını kendisi verebilmeyi engelleyen bir çevresel baskı, denetim, gözetim girdabında çaresiz…

Tabii Türkiye gibi 200 yıla yakın bir ‘Batılılaşma’ derdi ve deneyimi olan ülkelerde ‘iki arada-bir derede’ kalmışlığın çok daha girift tezahürleri var. Bu ‘kültürel’ giriftliğin popüler kültür bağlamında, müzikten sinemaya, ‘şov’lardan dizilere pek çok zeminde ele alınıp değişik veçheleriyle işlene geldiğini görüyor, biliyoruz. Taşra-metropol, varoş-sosyete, burjuva-feodal, modern-geleneksel, hafifmeşrep-mutaassıp, ne derseniz deyin, bizim hayal dünyamızı dizayn etme yolundaki popüler kurmacaların en çok beslendiği kaynak bu girift ikilik...

‘Aşk Yeniden’de de kurgusal motivasyon bu, ama bir vurguyu özellikle işaret etmek gerekir: Karşımıza ‘aşk gergefi’nde nakışlanmak üzere çıkarılan Zeynep (Özge Özpirinççi) ve Fatih’in (Buğra Gülsoy) farklı sosyo-ekonomik konumların temsilcisi olmalarına rağmen aynı dertten mustarip olduklarını görüyoruz. Geleneksel, ataerkil bir alt sınıf aileden gelen Zeynep de, modern (ve bir o kadar da ‘monden’) bir burjuva aileye mensup Fatih de kendi hayatlarını yönetme-yönlendirme yolunda aile baskısından bireysel özgürlüğe kaçış çabasında iki genç… Tabii ki kaçış istikametleri (Atlantik-ötesine uzanacak şekilde) Batı…

Ancak ister alt, isterse üst sınıfa mensup olunsun, bireyselleşmeye hiçbir sosyal katmanda aman vermeyen Türkiye’den Amerika’ya kaçan gençler, orada da ‘insanî bağlılık’ noktasında aradıklarını bulamayacaktır. Biri, uğruna ailesini, özellikle de babasını hiçe sayıp kaçtığı adamın onu hem de karnında çocuğuyla ortada bırakması karşısında, bu defa (bireyselleşme demeyelim!) ‘bireycilik’ duvarına toslamıştır. Diğeri ise kendisine daha çocukluktan bir ‘izdivaç kaderi’ çizen ailesinden illallah diyerek geldiği Amerika’da âşık olup evlenmek istediği yabancı kadının ne duygusal, ne tutkusal ve (hissediyoruz ki) ne de ilkesel olarak kendisine bağlanmaya niyeti olmadığını öğrenerek aynı duvara toslamıştır.

Her ikisi de çaresiz bu iki gencin ‘özgürlüğe kaçış’ noktasından şimdi kendilerini hayal kırıklığına uğratan bu ‘özgürlük’ten geriye, onları adeta ‘adaleli kollarını açmış’ sıkı-sıkı sarıp sarmalamaya hazır bekleyen memlekete kös-kös dönerken yolları kesişir.

‘Aşk Yeniden’ işte bu kesişme noktasından başlangıcını alan ve bu ‘bireysel özgürlük-toplumsal bağımlılık’ ikilemini bir yandan tatlı tatlı sorunsallaştırırken, öte yandan hassas, kırılgan ve kültürel olarak da ergen seyircisini ürkütmeme yolunda uymacı (konformist) titizlik içinde, birey kadar aileyi de gözeterek yol alacağı anlaşılan bir yapım.

En büyük avantajı kanımca başrolde kimyaları alabildiğine tutmuşa benzeyen iki oyuncusu, Özge Özpirinççi ve Buğra Gülsoy… İlk bölüm itibarıyla yardımcı oyunculuklar çok kendini göstermedi; sadece Tamer Levent, Zeynep’in ‘deli’ babası Şevket Reis olarak “Ben buradayım” dedi.

Ama mutlaka Orhan Alkaya’dan Tülin Özen’e kadar kıymetli oyuncularla tahkim edilmiş bu rollere bir dinamizm kazandırılacaktır. Başka türlü romantik komediden açıp Yeşilçam komedisine rota kırarak yaratılan enerjinin sağladığı rağbet, kalıcı olmaz.

RTÜK’ten ‘Tanrı’ açıklaması

Geçen hafta kaleme aldığımız ‘RTÜK cezayı ‘Tanrı’ya mı kesti?’ başlıklı yazımıza Üst Kurul’dan “Tanrı sözcüğünün kullanılması müeyyide nedeni değildir” notu düşülmüş bir açıklama geldi. Burada da paylaşalım:

“Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından ‘Ah Biz Kadınlar’ adlı program nedeniyle TV2 kanalına verilen cezayla ilgili olarak bazı basın ve yayın organlarında ‘RTÜK’ten Tanrı cezası’, ‘Tanrı değil, Allah de’ gibi başlıklarla yer alan haber ve yorumlar gerçeği yansıtmamaktadır.

Haberlere konu olan programla ilgili uzman raporu Üst Kurulun 4 Şubat 2015 tarihli toplantısında görüşülmüş ve 6112 Sayılı Kanunun 8/2 maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Bu karar medyaya Üst Kurulun yayında ‘Allah’ yerine ‘Tanrı’ sözcüğü kullanıldığı için ilgili kuruluşa ceza verdiği şeklinde yansımıştır. Oysa henüz Üst Kurul kararı yayınlanmadığı için uzman raporuna dayandırıldığı anlaşılan bu haberler gerçekle bağdaşmamaktadır.

Uzman raporunda ‘Tanrı’ sözcüğünün, Müslüman toplumlarda tek ilah (tanrı) olarak kabul edilen ‘Allah’ı tanımladığı vurgulanmış ve ‘Ah Biz Kadınlar’ dizisinde baba-oğul ve iki kadın arasındaki konuşmaların çocukların Allah algısını olumsuz etkileyeceğine değinilmiştir.

Dolayısıyla Üst Kurul müeyyidesine konu olan husus da ‘Allah’ sözcüğü yerine ‘Tanrı’ sözcüğünün kullanılması değil, Allah’la ilgili alaylı ifadelere yer verilmesinin çocuklar üzerindeki olumsuz etkisidir.

Bu nedenle Üst Kurul, çocukların ekran başında olabileceği saatlerde yayınlanan ‘Ah Biz Kadınlar’ dizisinde baba-oğul ve iki kadın arasında geçen Tanrı'ya ilişkin alaylı konuşmalar ile içki içmeyi özendiren ifadeler nedeniyle, 6112 Sayılı Kanunun 8/2 maddesinde yer alan “Radyo ve televizyon yayın hizmetlerinde, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlaki gelişimine zarar verebilecek türde içerik taşıyan programlar bunların izleyebileceği zaman dilimlerinde ve koruyucu sembol kullanılmadan yayınlanamaz” hükmünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”