Polis devleti-polis medyası

Ana akım televizyon kanalları günlerce 'Gezi Parkı'nda olup bitenlere 'kör-sağır-dilsiz' kaldı. Neden mi? Çünkü televizyon, bir ticarethanedir!)
Polis devleti-polis medyası

Televizyon yazarlığını keyifle yapsam da bazen ciddi bir dezavantaj ürettiğini hissediyorum. Güncel sosyo-politik meselelerde kayıtsız kalınamayacak bir yoğunluk oluştuğunda kalemimin ucu başka yöne kıvrılmak istiyor. İki nedenle: Birincisi, kendimi toplumsal sorumluluğunu ihmal eden nemelazımcı biri gibi hissetme rahatsızlığından. İkincisi, daha önceki yıllarda toplumsal, siyasal, tarihsel, dinsel, başka pek çok konuda da köşe yazıları kaleme almış olma alışkanlığından… 

Yapılacak fazla bir şey yok. Sonuçta işgal ettiğim köşedeki aslî beklentiye karşı da ‘profesyonel’ sorumluluğum var. Yine de zaman zaman beliren bu ‘yazma ikilemi’nden bir ‘ara yol’ bularak çıkmaya çalışıyorum. Perşembe günkü yazımdaki gibi mesela. Yeni içki yasasına yönelik tartışmalara içki üreticilerinin medyaya verdiği protest reklamlardan hareketle dâhil olma imkânı yaratmaya çalıştım kendime. Şimdi de isterseniz ‘Taksim-Gezi Parkı’ fecaatine, ana akım medyanın olup bitenlere hicap verici suskunluğu üzerinden müdahil olalım!.. 

Ama önce tabloya ilişkin naçizane birkaç tespiti paylaşalım: Bu memlekette hiçbir zaman ‘toplumun devleti’ olmadı. Hep devletin bir toplumu oldu. Bu, demokrasi adına vahimdi. Ama şimdiki durum çok daha vahim. Görünen o ki bir ‘toplumsuz devlet’e gidiyoruz. Devlete polis yetiyor, topluma ihtiyacı yok! Hemen birileri, toplum bundan ibaret değil, devleti arkalayan bir kesim de var diyecektir. O zaman içki yasası üzerine yazımızda da kaydettiğimiz üzere ‘iki alt-toplum’a ayrışmış bir ülkeden bahsediliyordur ki bu, vahamet ve tehlikenin tavan yapma noktasıdır. Yani hâlâ devletin ‘bir’ toplumu var, ‘öteki’ toplumu ise devlet istemiyor demektir. 

Fazla uzatmayalım ve medyaya gelelim. Daha doğrusu televizüel medyaya. Yazılı basın en azından ruhunu kurtarabilecek noktada. Ama ana akım televizyonlar günlerdir (bu yazının kaleme alındığı âna kadar) tam anlamıyla kör-sağır-dilsiz halde. Neden mi? Derhal ‘sektör-içi’ önde gelen bir yetkiliden aylar önce yine sektörel bir konferansta duyduğumuz ‘motto’ mahiyetindeki sözle yanıtlayalım: Televizyon bir ticarethanedir!.. Şunu da biz ekleyelim: Her zaman öyle olsa da bir ‘hegemonik parti’ iktidarında o da tüm ticarethaneler gibi gölgesinden korkar haldedir. Hegemonik partinin olduğu yerde ana muhalefet partileri çökkün ve çözülmüş halde birer karikatüre dönüşür. Bu hava, devlet erbabını da (bürokrasi) ekonomi erbabını da (burjuvazi) iktidar partisinin tamamen güdümüne sokar. 

Düşünsenize daha birkaç ay öncesinde ‘Ağır Roman-Yeni Dünya’yı yayında tutamayıp kaldırmış bir medya var karşımızda! Kentsel dönüşümün kurgusal eleştirisinden ‘üç-buçuk atmış’ yayıncılık, ‘Taksim-Gezi Parkı’ direnişini canlı canlı aktarabilir mi hiç?! Bu, ancak büyük ticari iddiası olmayan, olsa olsa siyasi-ideolojik iddia ve misyona sahip (ve tabii ki muhalif) kanallar yoluyla mümkün ki böyle olduğunu da birkaç gündür görmekteyiz. Ama ana akım medya bünyesinde, üstelik genelde ilk dörtteki iki kanalın ekonomik can çekişme içinde olduğu bir iklimde ve bu gözler önündeyken kimsenin, ‘reyting’ alacak olsa bile risk alacak cesareti yok. 

Tuhaflık o derecede ki protestoları canlı görüntüleriyle tüm dünya medyasına servis etme başarısıyla övünen haber ajanslarının bir parçası olduğu ticari ünitelerin televizüel mecralarında biz bu görüntüleri izleyemiyoruz! ‘Uzaklara yakın, yakınlara uzak olmak’ böyle bir şey demek ki!.. 

Olup bitenlerle ilgili haberin su gibi aktığı sosyal medyanın avantajı, paradan ari oluşu. İnternet gazeteciliği açısından da öyle denilebilir. Haber siteleri profesyonel bir enerji ama amatör bir ruhla çalışıyor daha çok. ‘Ticareten’ yürürlükteki medyanın hali ise bir meslek olarak gazeteciliğin bitişine giden sürecin iyice hızlandığını düşündürmekte. Ölmeye yatmış bir mesleğin üzerine artık, ‘hegemonik’ bir korkuyla karışık ölü toprağının iyiden iyiye serpildiğini gözlemlemekte gibiyiz.