Popüler kültürün şafağı: Doksanlar

atv'de yeni başlayan 'Doksanlar', bunaltıcı tekrarlarla ve hayli ağır bir tempoda yol alıyor. Kaygım, 90'ların o kıpır kıpırlığının diziye yansımaması...
Popüler kültürün şafağı: Doksanlar

1990’lar, bugünümüzü anlamak açısından başka hiçbir on yılla kıyaslanmayacak kadar büyük önem arz eder. Türkiye’de ‘popüler kültür çağı’nın açılış dönemidir. Popüler kültür kuşkusuz her zaman vardı ama onun ‘çağ’ belirler ve niteler hale gelmesi bu ülkede 1990’ların akabinde söz konusu oldu. Bunda temel etken, özel televizyonların o zaman hayatımıza girişi. Türkiye dar anlamda medya endüstrisiyle, geniş anlamda ‘kültür endüstrisi’yle ondan sonra tanıştı.

Bağlantılı olarak 1990’lar, Türkiye’nin önceki on yıllara hâkim ağır siyasal havasının dağıldığı dönemdir. 12 Eylül darbesiyle ‘ortalanan’ 1970’li ve 80’li yıllarda gündelik yaşam, politika ve politik şiddetten fazlasıyla nasiplendi. Hatta dünyada 1980’lerle önü açılan neo-liberal ekonomi, aynı yıllarda Türkiye’de Özal’la işlerliğe sokulsa da darbenin hâlâ dağılmamış ağır havası nedeniyle gündelik hayatta karşılık bulmak için 1990’ları beklemek durumunda kalmıştır. Evet, Türkiye toplumsal-kültürel anlamda ancak 1990’lardan itibaren neo-liberalizmin, popüler kültürün ve tüketim kapitalizminin yörüngesine girmiştir.

Birol Güven’in ‘alacakaranlık’ bir havada geçen ‘Seksenler’den sonra göz kamaştırıcı bir ışık, renk, hareket cümbüşüne açılan ‘Doksanlar’ımıza odaklı yeni sitkomunda yukarıda özetlenen ekonomik ve sosyo-kültürel değişmelerin izdüşümlerini bulmak mümkün. Gelecek hayallerinin terk edilip ânı yaşamanın esas haline geldiği; fedakârlık kültürünün yerini haz kültürüne bıraktığı; iktisaden ihtiyatlılığın (“Sonuna bak sen!”) yerini tüketimi ‘değer’ sayan bir ihtiras ve imrenmenin (“Nerden buluyo bu millet bu parayı?”) almaya başladığı; ve kadının ‘domestik’likten çıkıp ‘feminik’leştiği bir ‘set’i var Güven’in…

Zenginliği ‘mahcubiyet’ olmaktan çıkarmış, aksine Özal gibi ‘açık-seçik söyleyerek’ dışa vuran bir müteahhit ağabey (Deniz Oral) ile hâlâ kanaatkârlıkta fazilet bulan memur kardeşinin (Renan Bilek) küslüğü, aslında değişen hayatın içinde ‘giden’le ‘gelmekte olan’ın kültürel geriliminin simgesel karşılığı… Ancak Güven, kardeşlerin birbirine duydukları sevgiyi alttan alta işleyerek, diğer tüm çalışmalarında olduğu gibi burada da bize ‘yeni gelen’in ‘eskiyip giden’le bağını tamamen koparmadan sunmayı hedefleyeceğini hissettiriyor. Yani her zamanki ‘muhafazakâr-modernist’ çizgisinde o…

Güven son dönemde kaç diziyi adeta seri üretim yaparcasına sundu, saymak bile iş! Tabii bu onun tercihi ve saygı duyulmalı. Sadece bu ‘endüstriyel’ akış, özen ve kalite açısından çıtayı düşürmekte gibi. ‘Doksanlar’ bunaltıcı tekrarlarla ve hayli ağır bir tempoda yol alıyor. İki saati bulan ilk bölüm, o devasa zaman aralığında yoğun kıvamlı bir sıvı gibi aktı. Kaygım, dönemin o kıpır kıpırlığının diziye yansımaması. Dileğim, kimsenin, “Öff, iyi ki o dönemde yaşamamışım” dememesi!..

Benim açımdan hiç sorun teşkil etmeyip keyif olan bir ‘takıntı’ ise Beşiktaş! Doğru, 1990’ların başı Beşiktaş’ındır (Metin-Ali-Feyyaz, Milne ve Seba!). O yüzden ilk bölümde oradan açmak anlaşılır ve yerinde. Ama neredeyse bütün mahalle efradının Beşiktaşlı olması fazla abartı sanki. Koyu Beşiktaşlı Güven, burada da risk alıyor. Ben yanındayım, ama sonuçta sadece ikimiz, arkamız boş kalmayalım da!..