Seçimin en kesin sonucu

2011 seçimlerinden şimdikinden daha büyük oy yüzdesiyle birinci çıkan AKP'nin sevincine eşlik eden böylesi bir korku yoktu. Buradan nasıl birlik-beraberlik ruhu çıkarılacak?!

Önce şu soruyu paylaşayım: İktidar partisinin seçim-öncesi anketlerin itici gücüyle aslında çok rahat girdiği bir seçimde bile ‘Ajans’ıyla, elektrik kesintileriyle, uçurulan çuvallarla bu kadar şaibe belirdiyse acaba başa baş oy tahminleriyle seçime girilseydi ne olurdu? 

Ben bunun cevabını düşünmek dahi istemiyorum! 

Söz gelimi saat saat, dakika dakika izledik; Ankara’da hayli açık olan aradaki farkı (öyle ki bir ara Gökçek kazanan aday olarak ekranda görüntülendi!) Mansur Yavaş istikrarlıca kapattı. Ve bu şekilde derece derece kapanan fark, ‘yüzde 0.1’lik düzeye geldiğinde rakamlar neredeyse bir saat dondu. Neden sonra, aradaki farkın birden 5-6 birim fırladığını gördük! Bu geçen zamanda ekrana düşen haberse AKP’nin itirazları doğrultusunda ona oy yağmış bir-iki yerde yeniden sayıma gidildiğiydi!..

Fakat AKP kazanmıştır ve genele bakıldığında burada şaibelere sığınmak beyhudedir. Bu, başarıdır. 

Buradan şu tespite geçelim: İktidar partisi kendi seçmen kitlesi ve taraftarları nezdinde yarattığı sevincin ‘çarpan etkisi’nde bir korkuyu da muhaliflerinde yaratarak çıktı seçimden... 

Buna “Oh olsun, korkun tabii” diyenler mutlaka ki var. Ama buradan “Korkunun ecele faydası yok” deme noktasına gidilmeyeceğinin de garantisi yok. 

Hâlbuki 2011 seçimlerinden, şimdikinden daha büyük oy yüzdesiyle birinci çıkan AKP’nin sevincine eşlik eden, böylesi bir korku yoktu bu ülkenin geri kalanında. 

Şimdi var ve aradaki fark, ‘demokrasi’ ile otoriteryanizm arasındaki farktır. 

Muhakkak ki AKP yanlıları böylesi bir farkın nedenini ‘Gezi’de aramakla bizi ‘tekdir edecektir’. 

Bizce ‘Gezi’, otoriteryanizmin hem sonucu, hem de evet, daha da güçlenmesi-artması yolunda bir nedendir. 

Bu seçimler de zaten ‘Gezi’ ile başlayan sürecin bir ileri aşaması olarak değerlendirilebilir. Otorireryanizmin 2013 Haziran’ından itibaren kazandığı ivme, dindar-muhafazakârlığın kendi içinde de kırılma üretti. Yıllardır süren ittifak bozulsa da bu, zaman içinde öylesine ‘etle-tırnak’ olmuş bir ittifaktı ki ‘kopan’ gitmedi; o yüzden ‘paralel yapı’ retoriği çıktı karşımıza.

Ancak gözaltılar, tapeler, kutular derken başlayan bu iktidar-içi savaş da ‘Gezi’ sürecinde belirmiş iktidar-dışı, ülke-içi ‘seküler’ muhalefetin başına patladı denilebilir. Seçim kampanyalarında ‘Tek Parti’ dönemi CHP’sinin tasarruflarına köpürtülerek vurgu yapıldı. Bunun aslî hedefi Cemaat’i ‘din düşmanları’yla (yani CHP oluyor!) hemhal göstermek olsa bile nihayetinde Gezi olaylarından itibaren ‘yaşam biçimine tehdit’ algısıyla hareket, hatta ‘feryat’ eden seküler kesimlere yönelik karşı-toplumsal enerjiyi de iyice aktive etti. Karşılık olarak bu seküler kesimlerin sandığa gidişinde, sonucu değiştirmeye yetmemekle birlikte belirgin bir kararlılık ve göreli artış olduğu da ortada. 

Dolayısıyla Prof. Şerif Mardin’in neredeyse 25 yıl öncesinde isabetle öngördüğü ‘seküler’ ve ‘İslâmî’ iki ‘ulus’a ayrışma, bu seçim sonrasında artık tam anlamıyla kristalleşti. Ve hayli kristalleşen başka ayrışmalar da var.

Artısı eksisini bir kenara bırakalım, kabaca bir hesaplamayla toplumun yarısı ‘İslâmi-muhafazakâr’ bir Türkiye istiyor. 

Yine kabaca bir hesapla toplumun dörtte biri (ki bunu kimse küçümseyemez) ‘seküler’ yaşam biçiminde ısrar ediyor. Belli bölgelerinde ülkenin bu kesim ciddi bir yoğunluk arz etmekte.

Geri kalan dörtte bir içinde de iktidara zehir zemberek bir Türkçü toplumsal yoğunluk var. Ama ondan çok daha önemli olarak, bölgesel bazda başat politik etkiye sahip ayrışmış bir Kürt toplumsallığı var.

Ülke-içi böyle. Ülke-dışı ise ortada. “Suriye ile savaş halindeyiz” dendi. IŞİD var. Devletin çekirdeğine kadar girmiş casusluk girişimleri var. Bunun çok tehlikeli bir konjonktür olduğunda herkes hemfikir.

Böyle bir konjonktürde ‘1 bölü 2’, ‘1 bölü 4’ ve diğer ‘1 bölü 4’lük ülke tablosundan, üstelik tehdit algısı da bu kadar güçlendirilmişken nasıl birlik-beraberlik ruhu çıkarılacak?!

Seçimin en kesin sonucu, bu sorudur.