Sekülerlik, Selefilik ve AKP

Türkiye, bir-bir buçuk yıl zarfında İslâm ve siyaset bağlamında 180 derece farklı bir yere savruldu. Âleme seküler İslâm 'satmaya' gidenler, sırtlarına 'Selefi İslâm' yüklenip geri döndüler!
Sekülerlik, Selefilik ve AKP

Türkiye, Fransa’daki katliamı, dolayısıyla İslâm ve terör ilişkisini tartışmak yerine günlerdir ‘İslâmofobi’yi tartışıyor. Olup-bitenden habersiz biri, sürdürülen tartışmalara bakıp Fransa’da Müslümanlara yönelik bir kanlı saldırı düzenlendiğini veya bir caminin kundaklandığını falan zannedebilir!..

Bu bile önceki yazımızda değindiğimiz ‘medeniyetler çatışması’nın içinde olduğumuzu işaret eden bir veri diye düşünülebilir. Böyle bir günde İslâmcı şiddeti, terörü, kıyımı tartışmak yerine ‘İslâmofobi’yi öne çıkartmak, aslında dolaylı şekilde taraf olmaktır.

Peki, madem ki ne dense İslâmofobi’ye çark ediliyor, biz de oradan devam edelim!..

İslâmofobi tartışmasına malzeme yapılan Charlie Hebdo katliamı üzerinden Batı’nın en çoğulcu ve çok-kültürcü ülkelerinde bile artık yüzde 25’lere varmış ırkçı-politik yükselişi; Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarını; Almanya’da güçlendikçe güçlenen Pegida hareketini; demokrasi deneyiminin en büyük olduğu İskandinav ülkelerinde bile karşımıza çıkan cami yakma eylemlerini konuşuyoruz.

İslâm’ın ve Müslümanların Batı’da, o ‘medeniyet’ bünyesinde istenmediğini vurguluyoruz.

Batı’nın kendi içinde de nüfusu hızla artan Müslüman kitleye bakıp bir gelecek korkusuna kapıldığını, bu nedenle Müslüman olan herkesin hedef haline geldiğini ileri sürüyoruz.

Peki, bunları söylemekten öte ne yapılıyor, ne düşünülüyor, ne öneriliyor? Batı’nın karşısına ‘11 Eylül’den ‘Charlie Hebdo’ya uzanan süreçte politik-ideolojik çerçevede barışçı, çoğulcu, demokratik, ‘diyalojik’, dışlayıcılıktan (ve ‘Hristiyanofobi’den) uzak ‘seküler’ İslâm deneyimleri, pratikleri, girişimleri ne ölçüde konulabildi? İslamofobi’yi ‘İslâmofili’ye dönüştürebilecek (diyelim ki ‘Charlie Hebdo’ olayıyla aynı ağırlıkta) ortada ne var?..

İster Müslümanlar tarafından, isterse Müslümanlara yönelik (burada da İsrail’in Gazze terörünü, Mısır’daki darbeyi, Myanmar’daki katliamları hatırlamadan geçmeyelim!), her şiddet eyleminden sonra Batı’ya karşı yabancı düşmanlığı, ırkçılık, neo-Nazizm, Müslüman nefreti, vb. tespitleri yapıp demirlediğimiz nokta, işte tam da İslâm ve Batı medeniyetleri arasındaki ‘çatışma’ dinamiğinin üzeridir. Yani, yine önceki yazımızda kaydettiğimiz gibi, bir yanda İslâmofobi, bir yanda İslâmofaşizm… Bundan öte yer var mıdır, yok mudur?..

Aslında bundan öte bir yer vardı denilebilir ama heba edildi. Onun üzerinde durmak istiyorum.

Çok değil, 2011 yılının Eylül ayında Arap Ortadoğu’su ile Kuzey Afrika’sına (‘Mağrib’e) ziyaret gerçekleştiren Başbakan Erdoğan’ın o günlerde demokratik açılım sancıları (‘Arap Baharı’) yaşayan ülkelerde yaptığı konuşmanın içeriği son derece manidardı. Başbakanımız Mağrip’te tam anlamıyla bir laiklik dersi verdi!..

Özetlemek gerekirse, (kişinin değilse de) devletin laik olması, bütün dinlere aynı ve eşit mesafede durması/davranması gerektiğini, bunun Müslüman ülkeler açısından da günümüz dünyasında çok hayatî bir düstur olduğunu ve bu açıdan Türkiye’nin farklılığını vurgulayan konuşma, en çok kimi rahatsız etmişti, hatırlayın! Erdoğan’ın ziyaret ettiği ülkeler de dâhil olmak üzere Sünni Arap dünyasının en etkin örgütü ‘Müslüman Kardeşler’i… Onlar da, onlarla birlikte Türkiye’deki bazı İslâmcı grup ya da isimler de Erdoğan’ın laiklik nutku ve nasihatlerinden hoşlanmadılar.

Ancak Başbakan, bu ziyaretin hemen ardından gittiği Amerika’da da aynı laiklik-yanlısı söylemi yineledi. Hatta bu açıdan en uygun örnek olarak (laiklik ve sekülerizm farkına ilişkin tartışmaların da önünü açacak şekilde) Amerika’yı işaret etti.

(Her iki ziyaret üzerinden o dönemde yazdığım T24’te kaleme alınmış, laiklik ve sekülerizm kavramları arasındaki ilişki, benzerlik ve farkları tartışan birinci yazı için tıklayınız. İkinci yazı için tıklayınız)

Peki, sonra ne oldu? Arap Baharı’na daha doğrudan ve derinden müdahil olma yolunda ‘eksen kayması’na uğramış Türk dış politikası, Suriye iç savaşında aktif ‘taraf’lık ve bunlarla doğrudan (organik) bağlantılı olarak içeride yeni bir Türkiye inşası yolunda dayatılan kültürel, kimliksel, yaşamsal yaptırımlar geldi.

Hepi-topu bir-bir buçuk yıl zarfında İslâm ve siyaset bağlamında 180 derece farklı bir yere savrulma oldu. Âleme seküler İslâm ‘satmaya’ gidenler, sırtlarına ‘Selefi İslâm’ yüklenip geri döndüler! İslâm dünyasına liderlik derdi ve tasasına düşülüp sekülerlikten vaz geçildi ve farkında olunsun-olunmasın, Selefileşildi. Böylece İslâmofobi’ye yağ sürülecek bir noktaya Türkiye bağlamında da gelinmiş oldu.

‘Gezi’den beri yaşananların, o zamandan bu yana huzurdan, iç-barıştan uzaklaşmış olmamızın, ülkenin AKP iktidarının yörüngesinde bir ‘korku cumhuriyeti’ne dönüşmesinin bir açıklaması da bu…

Hâlbuki İslâmofobi’ye karşı özellikle Batı’ya ümit veren bir hareket olarak çıkılmıştı yola. 2001’de New York’ta ‘11 Eylül’, 2005’te Londra’da ‘7/25 Temmuz’ dehşetini yaşamış Batı’nın karşısında demokrasiyle, liberalizmle, tabii en önemlisi de küresel kapitalizmle uyarlı bir ‘seküler İslâm’ seçeneğiydi AKP…

O yüzden dünya kamuoyunun desteği arkalarındaydı ve mesela Bush’la ‘kanka’ olundu. Gül’ü Blair’le birlikte AB’ye tam üyelik müzakere sürecinin başlama vuruşunu yaparken kol kola, omuz-omuza izledik. Ülke içinde de ‘askeri-vesayetçi’ tepki ve hareketliliklere karşı Batı, AKP’nin arkasında ve bir ölçüde de İslâmofobi için bir ‘sigorta’ ümidi, arayışı ve gerekçesiyle durdu.

2002’den itibaren söz konusu bu tablo, 2012’den itibaren yukarıda da kaydedilenler doğrultusunda değişti.

Kanımca Türkiye’nin Osmanlı’dan (kim ne derse desin!) Cumhuriyet’e de aktarılarak deneyimlediği İslâm temelinde varlık bulmuş bir siyasi hareket, bu deneyim eşliğinde kendisini Ortadoğu’da ‘emperyalleştirme’ arayışı/hırsı içerisinde Selefiliğe ezildi.

Sonuç, Türkiye’nin kaybıdır. Dünyanın da İslâmofobi noktasında çıkışsızlığı…