Selefîlik, sekülerlik, laiklik ve İslâm-1

Ben, laiklik ve sekülerliği kesinkes birbirinden farklı, apayrı ve aralarında hiçbir ortak paylaşım alanı bulunmayan kavramlar olarak değerlendirmekten yana değilim. Bunlar azımsanmayacak bağlamda birbirinin yerine kullanılabilir ve bu, 'sorun' da teşkil etmez.

Günlerdir yazıp-çizdiklerimizi toparlayalım!.. Ortada ‘medeniyetler çatışması’nın ufukta görüneceğini 1990’ların ortasında ‘müjdelemiş’ Huntington’u haklı çıkaran bir görüntü var mı, var… Peki, bu, İslâm’la Batı arasında bir çatışmadır demek mümkün mü? Bütün olup-bitenlerden sonra kimilerince ancak gönülden geçen düşünce yahut hüsnükuruntu (‘wishful thinking’) sayılabilecekse de kanaatim o ki hayır.

Yaşananları Selefilik’le sekülerlik arasında bir kavga olarak değerlendirmekten yanayım. İslâm’ı bu kavgada her iki tarafta da var etmek mümkün. Bir Selefi İslâm’dan söz edebildiğimiz gibi bir ‘seküler İslâm’dan da söz edebiliriz. Üstelik Türkiye’nin (geç-Osmanlı dönemini de kapsayacak şekilde) yakın tarih deneyimi, bu ikincisini işlerliğe sokma yolunda muazzam bir birikimi de içerisinde barındırmakta.

Tabii ‘seküler’ görüntü altında da şiddet, kıyım ve bağnazlık var edebilirsiniz. Nitekim Pegida başta olmak üzere Batı’da İslâm’a ve Müslümanlara karşı mobilize olmuş ırkçı-faşist oluşumların seküler yaşam biçimini benimsedikleri söylenebilir.

Ancak bir yaşam biçimi olmaktan öte, sekülerlik ya da Fransız deneyiminden çıkış bulmuş olup Türkiye’de çok daha yaygın kullanım ve anlaşılırlığa sahip laikliğin, ister inanç-ibadet, isterse düşünce ve yaşantı olarak farklılıkların biraradalığını sağlamaya yönelik bir siyasal-toplumsal yaşam ilkesi olduğunun altını kalınca çizmek gerekir. Bunun, İslâm’la bağdaşmasının imkân dâhilinde olduğunun da…

Bu sözlerime ateşli bir itirazın laiklik ile sekülerlik arasındaki fark ve bunların birbirinin yerine kullanılmasının yanlışlığı noktasından olacağını tahmin ediyorum. Türkiye’de Cumhuriyet’in başından itibaren ‘resmi’ bir laikliğin topluma benimsetilmeye çalışıldığı, bunun sekülerlik olmadığı ve temel sorunun bu olduğu söylenecektir. Kaba-saba bir tasnifle, Anglo-Sakson sekülerizmi yerine Fransız laikliğinin esas alınmasının Türkiye’de devletle toplum arasındaki gerilim ve soğukluğun sebebi olduğuna vurguda bulunulacaktır.

O yüzden laiklikle sekülerliği, benim de yukarıda yaptığım gibi birbirinin yerine veya birlikte kullanıyor olmanın sakıncalarından dem vurulacaktır.

Seküler kavramını kullanmak isteyenlerin, bu sözcüğün anlamı bir yana telaffuzuna dahi aşina olmayan bir toplumda onu çoğu zaman laiklikle ikame ettiği doğru... Öte yandan Türkiye’de mevcut ‘devletçi’ laiklikten ayrı bir olgu ve ilkeden bahsettiklerini anlatmak isteyenler ise (ki ben de yazılarımla sık sık onların arasında yer alıyorum) çaresizlik içinde ve anlaşılamama pahasına seküler tabirini kullanıma sokmaya devam etmekte.

Böyle. Ama ben, laiklik ve sekülerliği kesinkes birbirinden farklı, apayrı ve aralarında hiçbir ortak paylaşım alanı bulunmayan kavramlar olarak değerlendirmekten yana da değilim. Bunlar azımsanmayacak bağlamda birbirinin yerine kullanılabilir ve bu, ‘sorun’ da teşkil etmez.

Bu söylediğimi temellendirme yolunda her iki kavrama ilişkin kendi değerlendirmemi burada bir kez daha ama tabii sınırlı çerçevede tartışmaya açayım.

Yunanca’dan ödünç alınmış Latince ‘laic’ sözcüğünün dilimizde karşılığını belirlemek güç. ‘Lâdini’ (dindışı), doğru anlamı sunan bir karşılık değil. Yetersizliğinden öte sözcüğü rahatsızlığa yol açabilecek bir raddede anlamlandırıyor. “Laiklik demek ki ‘dinsizlik’miş” algısı üreterek…

Kök anlamı itibarıyla laik, ‘sıradan insan’ (İng. ‘layman’) demek ama esas anlam kristalleşmesini karşıtı olan sözcükten hareketle kazanmakta. Laik, ‘klerik’in karşıtı. Yani ‘ruhban’dan olmayan, kilise görevlisi olmayan kişiye ‘laik’ deniyor. ‘Laicus-clericus’ ikili karşıtlığı çerçevesinde her iki sözcük anlamlarını yekdiğerine nispetle kazanmakta.

‘Klerik’, Hıristiyanlığın din olarak özgüllükleri (mesela İslâm’da olmayan bir ruhban sınıfının varlığı) bir yana bırakılarak daha genel ve esnek anlamda kullanılacak olursa onun dini bilen, din bilgini, dinsel konular ve meseleler uzmanına karşılık geldiği söylenebilir.

‘Klerik’in karşıtı olarak laik ise ‘dindar’ da olsa din adına konuşma hususunda uzmanlığı ve yetkisi olmayan, halktan bir insanı tanımlayan sözcük... Tabii ayrımın ortaya çıktığı zaman ve mekânda, dinî bilgi bir anlamda ‘bilgi’nin tamamını oluşturduğu ve okur-yazarlığı da kapsamına aldığı için ‘klerik-laik’ ayrımı, ‘okuryazar-cahil’, ‘aydın-halk’, ‘havas-avam’ ikiliklerine de karşılık gelmekteydi. Modern dünyada herkesin okuryazar, meslek sahibi olduğu dönemde bu anlam karşıtlıkları aşıldı, ama ‘laik’in din-bilgini olmayan insanı karşılayan anlamı baki kaldı. Bu arada demek ki sözcüğün ‘arkeolojisi’ yapıldığında bizde çok yaygın olan “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” görüşü de geçersizleşmekte. Çünkü laik, kök anlamı itibarıyla dindar ama din bilgini olmayan insanı tanımlayan bir sözcük.

Ama biz devletin laikliğine gelelim, çünkü günümüz dünyası açısından esas önem arz eden yan burası.

(Yarın devam edeceğiz…)