Selefîlik, sekülerlik, laiklik ve İslâm-2

'Sekülerlik'te vurgu sokağa, yani toplumsal-kültürel alana, laiklikte ise devlete, yani siyasal-hukuksal alanadır. Ama farklı siyasal coğrafyaların farklı tarihsel deneyimlerinden çıkmakla birlikte her iki kavram da aynı çerçevede dinden bağımsız bir siyasal ve toplumsal düzenlemeyi işaret eder.

Dün kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hep söylenegeldiğinin aksine, laik sözcüğünün kök anlamı itibarıyla kişiye atıfla da kullanılabileceğini yani “Kişiler laik olmaz” ifadesinin doğru olmadığını vurguladık. Bu noktadan hareketle dindar da olunsa, dinsiz de olunsa ‘din uleması’ dışında herkes ‘laik’ konumdadır diyebiliriz.

Ve laiklik, işte bu konumda olanların, yani ruhban, yani din-bilginleri, yani ulema dışında kalanların yönetim kademesine ‘terfi etmesi’ ile bir siyasal-hukuksal ilke niteliğine bürünür.

Sürecin Fransa’da doğuş bulup şekillendiği malûm. Modern ulus-devlete geçiş Fransa’da saray aristokrasisinin ‘kafasının uçurulması’nın yanı sıra kilise aristokrasisinin de belinin bir iyice kırılmasıyla gerçekleşti. O yüzden Cumhuriyet Fransa’sının siyasal-hukuksal sistemi, laiklik vurgusunu kaçınılmaz kıldı. ‘Monark’ın iktidarının alaşağı edilmesine karşılık gelen Cumhuriyet’in ‘sigorta kutusu’na, ‘klerik’in iktidarının alaşağı edilmesi anlamına gelen laiklik ilkesi de zamanla yerleştirildi.

Laiklik, yani devlet yönetiminde, kanun düzenlemesinde ve kamu hizmetlerinde dinî bilgi ve ‘din-bilgini’nin esamisinin okunmaması durumu… ‘Klerik’ değil ‘laik’ insanların siyasal-hukuksal düzenlemede belirleyici olması durumu… Bu ‘Fransız’ laikliğinin Anglo-Sakson dünyada sözcüğün eşanlamlısı sayılan ‘sekülerizm’den çok farklı bir pratiğe karşılık geldiğine ha bire dikkat çekilmiştir.

Türkiye’de Kemalist bürokrasi ve seçkinlerin ‘laisist’ pozisyonu karşısında dindar-muhafazakâr kalem erbabı hep laiklik yerine Anglo-Sakson (Amerikan) usulü bir sekülerizme yönelmekten dem vurur. Bunu yapanlar, laikliğin katı ve baskıcı, sekülerizmin ise esnek ve özgürlükçü bir pratik olduğunu öne sürerler.

Ancak durum bu kadar basit de değildir. Birbiri yerine kullanılmalarına imkân verecek bir anlam ve eylem alanını paylaşan bu iki sözcük, esasen hangi düzlemlerde işlerliğe sokuldukları tespit edilmezse kolay kolay yekdiğerinden ayırt da edilemezler. ‘Fark’ı fark etme yolunda, önceki yazımızdaki gibi yine bir parça ‘sözcük arkeolojisi’ yapmak gerekir.

‘Laik’ sözcüğünün ‘klerik’, yani ruhbanın karşıtı olup aslen din-bilgini olmayan (ama dindar olabilen) insanı tanımlamasına karşılık ‘seküler’de vurgu, insana değil hayatadır. Sözcüğün türediği kök olan ‘saeculum’, Latince ‘sacrum’, yani ‘kutsal’ın karşıtı olup ‘dünya’yı, ‘dünyevi olan’ı işaret eder. Buradan hareketle denilebilir ki ‘kutsal’a karşı değil ama kutsalın dışında ve onun adına hareket edenlerin hâkimiyetinden de azade bir ‘dünya hali’dir sekülerlik…

Modern zamanlar, ticari kapitalizm ve kentlerin canlanması, Orta Çağ Avrupa’sında siyasete olduğu kadar gündelik hayat akışına da hâkim olan dinî aristokrasinin iktidarını önce sarstı, giderek de yok etti. İlâhi olanın iradesine tâbi, kutsiyetle bezeli bir âlem (Christendom), ticari olanın iradesine tâbi ‘seküler’ bir âleme dönüştü. Dinin, daha doğrusu ‘Katolisizm’in dünyayı ve insanı sarıp sarmalayan büyüleyici perdesini yırtan Kapitalizm, kutsaldan arınık ‘seküler’ bir gündelik hayata imkân yarattı.

Bu tabii ki insanların dinden uzaklaşması demek değildi. İbadet devam etmekteydi ama ibadet-dışı hayat, ‘Mabud’un bağlayıcılığından, daha doğrusu ‘Mabud’u temsilen o hayata hâkim zümrenin tahakkümünden kurtulmuştu.

Peki, ama neden Anglo-Sakson deneyimi topluma odaklı bir sekülerleşmeden yol tutmuşken Fransız deneyimi devlete duyarlı bir laiklikten hareket etti? Çünkü Britanya’da burjuvazi, Fransa’dakinden farklı olarak aristokrasiyi zamana yayarak ve uzlaşmaya da vararak teslim aldı. Bu burjuva yapı, devletin dinden bağımsızlığı ve uzaklığını hukuksal olarak da perçinlemeye ihtiyaç duymadı. Fransa’da olduğu gibi monarkı ve ruhbanı ite-kaka devirip ulus-devleti siyaseten laiklikle sigortalama gibi bir düzenlemeye gidilmedi.

‘Sekülerlik’te vurgunun sokağa, yani toplumsal-kültürel alana, laiklikte ise devlete, yani siyasal-hukuksal alana olmasının altyapısında böylesi tarihsel-coğrafi ve ekonomi-politik dinamikler karşımıza çıkar. Buna bağlı olarak da laiklik, devletin ‘kutsal’ın etkisinden sıyrılması, sekülerlik ise toplumun aynı etkiden sıyrılması addedile gelmiştir. Fakat görüldüğü gibi bu ikisinin birbiriyle uyarlı, birbirini tamamlayıcı, birbirinden beslenen yanları yok değildir.

Tabii ‘toplumsal’dan ‘siyasal’a vurgu farkının Türkiye açısından özel bir anlamı da yok değildir. Evet, laiklik bizde Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devletin dini ve dindarlığı kontrol altında tutma, kalıba sokma, toplumsal alanın dışına itme politikasının teorik manivelası olarak yerleşti ve bir ‘resmi ideoloji’ derecesi kazandı.

O yüzden bu resmi-ideolojik devlet laikliğinden toplumsal barışın teminatı bir ‘çoğul-toplum laikliği’ne varılamadı. Varılamadığı için de sanıldı ki laiklik kötüdür, sekülerlik iyidir. Oysaki yukarıda da netleştirmeye çalıştığımız gibi, farklı siyasal coğrafyaların farklı tarihsel deneyimlerinden çıkmakla birlikte her iki kavram da aynı çerçevede (din-karşıtı değil) dinden bağımsız bir siyasal ve toplumsal düzenlemeyi işaret ediyor.

Hasılıkelam asıl fark, laiklikle sekülerlik arasında değil, onlarla Selefîlik arasındadır. Laiklik mi sekülerlik mi diye didişip bunların her ikisini de gargaraya getirdikçe size İslâm adına kalacak olan da öyle anlaşılmakta ki Selefîliktir.