Sinemadan diziye dindar-muhafazakâr çıkmazlar

Roman, sinema gibi diziler de toplumun statiğinden değil dinamiğinden, yani sorun, çelişki ve çatışmalardan beslenir. Aksi takdirde sarsıcı ve kalıcı iş çıkaramazsınız.

Sinema Yazarları Derneği Başkanı Tunca Arslan, önceki gün Radikal’de Şenay Aydemir’e verdiği söyleşide ‘İslami sinema’nın mevcut durumda ‘imkânsızlığı’na dair kayda değer tespitler yapmış. Kanımca bu tespitler televizyon dizilerine yönelik de işlerliğe sokulabilir. Yani sinema bağlamında İslami kesimin “Neden biz bu işi yapamıyoruz” sorusuna cevaben Arslan’ın sıraladıkları, dindar-muhafazakâr televizyonculuk neden dizi üretiminde başarısız sorusunu da aydınlatıcı olabilir.

Arslan, “Sinema kim yaparsa yapsın, çelişkiden, muhalefetten, eleştiriden besleniyor” demekte. Bence diziler de öyle ve bugüne kadar en iyi örnekleri bu koşulu yerine getirebilenlerdi. Ayrıca, sonuçta mevcut düzene, verili toplumsal koşullara, yürürlükteki değer yargılarına en ‘uyarlı’ dizilerde bile mutlaka hayatın içindeki sorun, çelişki ve çatışmalara dokunan ‘dinamik’ bir yan hep vardır. Romandan başlayarak sinema da, bugünün dünyasında diziler de esas olarak toplumun statiğinden değil dinamiğinden beslenir. Aksi takdirde ilgi çekemez, seyri daim kılamazsınız.

Arslan ‘İslami sinema’ yapma çabasının son on küsur yıllık iktidar pratiği nedeniyle daha da tıkandığı kanısında. İktidarla barışık ve iktidarın nimetleriyle film yapma noktasından öteye gidilemediğini veya artık kabak tadı vermiş eski-mağduriyet hesaplaşmalarından (Kemalizm’le, Cumhuriyet’le, solla) ‘dinamizm’ çıkarma dışında bugünün çelişki, sorun, rahatsızlık ve itirazlarının ele alınamadığını söylüyor. Tabii bir de bu sanatın ‘bozguncu’ ruhuna hiç ama hiç gelemeyecek ‘mutlaklar’ var. Tartışılıp sorgulanamayacak (kutsal) düşünce, tutum ve davranışlar; sergilenemeyecek (yasak) konular, ilişkiler, edimler (eşcinsellik, argo, içki, vb.).

Bunlar sinema yapmayı nasıl engelliyorsa ses getirici, sarsıcı ve kalıcı dizi yapmayı da engelliyor. Bu benim sanırım Arslan’la ayrıldığım tek nokta. O, iktidarla hemhal iş yapmak “televizyonda olabilir ama sinemada olmuyor” diyor. Hayır, televizyonda da olmuyor. Dindar-muhafazakâr kesimin en öne çıkan ve dizi sektöründe iddialı olmaya çalışan tek kanalı Samanyolu’nun durumu buna bir örnek. Diziler gelenekçi, ahlâkçı, statükocu bir içerikle çıkıyor hep; ‘düzen, nizam ve huzur bozuculuk’la mücadele işleniyor. Ve bunlar, belki bol alkış toplayıp takdir edilse de fazla ilgi toplayıp seyredilmiyor. Ya da evet, o eski ‘laikçi resmiyet’ karşısındaki mağduriyetin eleştirel işlenişi söz konusu. Ama şimdi, o mağduriyetin gerilerde kaldığı muktedirlik zamanı. O yüzden mağduriyeti deneyimleyenlere bile demode gelen bir yan var burada.

Genel sosyopolitik iklim gereği, doğrudan İslami yörüngeye olmasa da muhafazakâr yörüngeye giren ana-akım kanallardaki durum da farklı değil. ATV’nin ‘Huzur Sokağı’ da bilindiği üzere o ‘eski ve mağdur’, boynu bükük, huzurun ‘tevekkül’de arandığı günlere dair bir öykü. Şule Yüksel Şenler’in anlattığı hayatın bugün pek bir karşılığı yok. İslami kesim ‘yeni ve mağrur’, boynu bükük olmaktan çok kafası dik, huzuru da tevekkülden öte ‘teşebbüs’te bulduğu bir zamanın içinde. Bu dünyaya yönelik, mesela, harem-selâmlık düzenlemeye sahip beş yıldızlı ‘resort’lardan komedi; tesettürlü kadının özgürlüğünü dışarıya karşı savunup içerden kısıtlayan Müslüman erkekle çatışmasından drama; tesettür defileleri ve İslami moda dergileri üzerinden de ‘soap-opera’lar yaparsanız, belki o zaman ses getirebilirsiniz.