Sitkom, ütopyalarımızla birlikte bitti

Böyle bir dünyada sitkom neşesine yer yok. O, ütopyaları olan, gelecekten ümidini kesmemiş, 'akla veda' da etmemiş 'modern' insanın haletiruhiyesiyle uyarlı bir türdü.
Sitkom, ütopyalarımızla birlikte bitti

Dünkü Radikal’de Oktay Volkan Alkaya’nın çok ilginç bir haber-değerlendirme yazısı yer aldı. Alkaya ‘sitkom’ (durum komedisi) tarzı dizilerin artık seyir dinamizmini kaybettiğini, sönümlenme noktasına geldiğini, yani bir program türünün çöküşüyle karşı karşıya olduğumuzu derli-toplu bir tarihsel özet eşliğinde aktarmış.

Bu, önemli ve ürpertici bir gelişme. Çünkü bir bakıma sitkom demek, televizyon demektir. Daha çarpıcı bir deyişle, sitkomun tarihi neredeyse televizyonun tarihiyle özdeş bir akış arz eder.

Sitkom, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaygınlaşan bir kitle iletişim ve eğlence aracı olan televizyonun ilk ortaya çıkışından itibaren karşımızdadır. Ve/fakat onunla birlikte dönem dönem öne çıkan programlar gelip gitse de sitkom hep revaçta olmuştur. Mesela 1950’lerden itibaren Amerikan televizyonlarında Western dizileri furyası esmiş ama 1970’lerde bu esinti kalmamıştır. Sitkomlar ise günümüze (daha doğrusu şu son gelişmeye) kadar, en yaygın ve etkin dizi film türü olarak varlığını sürdürdü. Sitkomun en dayanıklı televizyon program türü olduğuna dair görüşler yakın zamanlara kadar geçer akçeydi.

Bugün neden böyle bir çöküşten bahsediyoruz? Alkaya, genel bir doygunluğa, işlenecek konunun kalmamış olmasına, türün şahikasını oluşturan yapımları aşacak yeni örneklerin çıkamamasına vurguda bulunuyor. Animasyon yapımların sitkom-sever izleyiciye daha cazip geldiğini ekliyor.

Bunlar mutlaka ki üzerinde durulmaya değer noktalar. Ancak ben sorunun cevabını yazıda değinilen bir başka önemli gelişmenin içinden çıkarma, daha doğrusu ‘çıkarsama’ (yorumlama) yoluna gitmek istiyorum.

Alkaya ‘Lost’ dizisinden başlayarak içerisinde gizem, merak, gerilim, suç, kasvet, dehşet, vb. unsurları barındıran dizilerin daha çok ilgi çekmeye başlamış olmasının da sitkomun çöküşünde bir etken oluşturduğunu kaydediyor. Kanımca sitkomun çöküşüne paralel, bu türden içerikleri yükselten nedenler üzerinden de tartışmayı sürdürürsek söz konusu soruya başka cevap önerileri ekleyebiliriz.

Televizyonun hayata katılmasıyla beraber sitkomların da hemencecik belirdiği savaş-sonrası dönem, savaşın tüm yıkım ve acılarının tazeliğine rağmen yine de gelecekten umudun tümden kaybedilmediği, aksine bir bakıma yeniden tazelendiği, modern uygarlığa bel bağlamaktan vaz geçilmemiş bir dönemdi. İnsanlık, akılla, bilimle, teknolojiyle bugününü ve geleceğini, kendi kaderine de hâkim şekilde mutlu, güvenli ve müreffeh kılabileceği inancını sürdürmekteydi.

Evet, bu aynı zamanda ‘Soğuk Savaş’ dönemiydi. Ama hemen herkesin, birbirine karşıt sosyo-politik konumlarda da olsa ütopyalarının bulunduğu, toplumsal kurtuluş ajandalarının, projelerinin kıyıya itilmediği bir dönemdi. Bu anlamda sitkom, modernlikten ümidini kesmemiş insanlık halinin zihinsel ve duygusal motivasyonuna karşılık gelen bir dizi türüydü. Ana vatanı değilse de serpilip yaygınlaştığı ABD’de bir anlamda ‘Amerikan rüyası’nın güle-oynaya ve bol kahkaha efektleri eşliğinde hâlâ görülmesini sağlayan bir janrdı.

Bununla bağlantılı olarak modern yaşamın karakteristik birimi çekirdek aile, baştan itibaren en çok işlenen tema oldu. Onun günlük yaşam içindeki komik halleri, anne-baba, çocuklar arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlar komediye vurularak sunuldu yıllarca. Tabii modern hayatın içinde yaşanan değişimler, buna bağlı olarak çok daha uç, aykırı, marjinal aile kompozisyonları, aile-dışı birliktelikler, cinsellikten siyasete dokundurmalar, ırk, etnik kimlik ve cinsellik tercihleri üzerinden söz konusu ötekilik halleri ve ötekileştirme pratikleri de zamanla işlenir oldu.

Yani sitkom, sorunlara kayıtsız, toplumsal-kültürel değişmelere, sürtüşmelere, çatışmalara ilgisiz ve sadece statükocu-konformist değildi. Ama bir gelecek umudunun topyekûn yitirilmediği bir yaşamın türeviydi. Pek çok sorun-sıkıntı hayatımızın bir parçası olsa da birlikte iyi, mutlu, güzel yaşayabilir, hatta böyle bir yaşamı gelecekte çok daha kalıcı olarak var edebiliriz inancının neşeli bir dışavurumuydu.

Bu türün artık insanlara daha fazla hitap edememesi biraz da bugünün küresel-kapitalist dünyasının, onu önceleyen döneme kıyasla alabildiğine belirsizlik ve güvensizliklerle bezeli, risk faktörünün kat be kat arttığı, topyekûn doğal felaketlerin kapılarımızı güm güm çaldığı ve tabii gelecekten ümidin de pek kalmadığı yaşamıyla ilgili… Ve diğer dizilerin, felaket-kıyamet senaryolarının, insanlığı geçmişten geleceğe, tarih-öncesinden post-historik zamanlara kadar nerede kurgulanıyorsa ölümcül tehlikelerle baş başa sunan ‘distopik’ hikâyelerin çoğalması da bununla bağlantılı anlamlandırılabilecek bir gelişme…

‘The Walking Dead’ izleniyor, çünkü dünyayı artık bir doğal-biyolojik yok oluşun eşiğine getirdiği aşikâr olan insanlığımıza ve gidişi tersine çevirebilme yolunda umudumuzun iyiden iyiye tükendiği toplumsallığımıza hitap ediyor.

‘Game of Thrones’ izleniyor, çünkü onun Ortaçağ feodalitesinden esinli dehşet verici fantastik tablosuyla fazlasıyla titreşim içindeki bir ‘elektronik ortaçağ’ı, ‘dijital feodalizm’i iliklerimize kadar tecrübe ediyoruz.

‘Lost’ izleniyor, çünkü oradaki gizem, bilinmezlik, güvensizlik dolu gerilim, bugünden yarına başına ne geleceğini bilemez haldeki
insanın ‘Belirsizlik Çağı’ yaşamıyla örtüşüyor.

Böyle bir dünyada sitkom neşesine yer yok. O, ütopyaları olan, gelecekten ümidini kesmemiş, ‘akla veda’ da etmemiş ‘modern’ insanın haletiruhiyesiyle uyarlı bir türdü.

Gelecekten ümitsiz, ‘distopya’lara gark olmuş, kendini ne sokakta ne evde güvende hisseden, şimdi her şeyken yarın hiç olma riski taşıyan, buna akıl-sır erdiremeyen, dolayısıyla akla itimadı da kalmamış post-modern insan için sitkomdan alınabilecek ruhsal, duygusal ve düşsel lezzet olduğunu düşünmek çok zor.