Tüm 'Çalıkuşları'na bin selâm olsun!

Kanal D'nin yeni 'Çalıkuşu'su içinde bulunduğumuz dönem mucibince anlaşılır bir seçim.
Tüm 'Çalıkuşları'na bin selâm olsun!

‘Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat’tan başlayarak bu coğrafyada roman olarak ortaya çıkan ilk örneklere (yetersizlik, sığlık, naiflik, vd. bakımlardan) getirilebilecek pekçok eleştiri olabilir. Ne var ki verdikleri eserler doğrultusunda geç-Osmanlı ve erken-Cumhuriyet dönemi romancılarımızı rahmetle anmamızı gerektiren de çok önemli bir nokta vardır. Onlar, romanı var eden ekonomik, toplumsal ve kültürel altyapının mevcut olmadığı bir memlekette bu eserleri ortaya çıkarmışlardır.

Romanı dünyada neyin var ettiğini Fethi Naci ‘Yüz Yılın 100 Türk Romanı’ başlıklı değerli çalışmasında çok güzel özetler. Roman ‘birey’i temel alır ve onu anlatır. Burjuva toplum yapısı içinde ortaya çıkmış bireydir bu. Bağlantılı olarak, kadının hayata katıldığı, kadın-erkek karşılaşmasının (yüz-yüzeliğinin) mümkün olduğu, aşkın da meşrulaştığı (yani onun bizim halk hikayelerindeki gibi ‘kavuşamama’ olmaktan çıktığı!) bir sosyo-ekonomik ve kültürel iklimdir romanı doğuran...

Bu iklimin olmadığı bir coğrafyada bizim yazarlarımız büyük yaratıcılıkla adeta kendi nefeslerinden bir küvez içerisinde romanlarını yeşertip bize sunmuşlardır. Tıpkı ilk yayımlanmasından 90 yıl sonra bugün hâlâ pırıl pırıl parladığını hafta başında Kanal D’de başlayan dizi uyarlamasıyla bir kez daha fark ettiğimiz Reşat Nuri Güntekin’in ‘Çalıkuşu’ romanı gibi...

Eser, kapalı-cemaat toplumsallığının genel örüntü olduğu bir memlekette kadını ‘birey’ yapmakta ve aşka düşürmekte olağanüstü bir hüner sergiler. Önce annesini, sonra büyükannesini (bu, dizide atlanmış), sonra da babasını kaybeden ‘Feride’si ile Reşat Nuri, kadını başı dimdik ortada görmeye o dönemde alışık olmayan bir topluma adeta kahramanının ‘birey’ olmaktan başka çaresi kalmadığını kabul ettirmeye çalışmaktadır! Bireysel aşkı da onu mümkün kılabilecek ve dönem romanlarında karşımıza çıkan sınırlı seçeneklerden birine, aile-içi aşka (kuzen aşkı) yönelerek meşrulaştırır. Tabii izdivacı (muhtemelen yine okurunu fazla ürkütmemek için) hep yanıbaşında tutmayı da ihmal etmeyerek...

Munis, sevecen ve ‘iyicil’ bir mizacı vardır Reşat Nuri’nin. O yüzden keskin, radikal virajlardan kendini sakınmıştır. Ama bu, onun eleştirel olmadığı anlamına da gelmez. ‘Çalıkuşu’nda idealist bir genç kadını Anadolu’da oradan oraya koştururken sıkı bir ‘bürokrasi’ eleştirisi de sunar. Öte yandan, örf, adet, ananenin pek iç açıcı olmayan durumunu resmetse de kesinlikle bir muhafazakârlık-karşıtlığına da düşmez. Bu insanları sevmektedir, Feride’ye de sevdirir. Tabii Feride’yi de onlara... Özenti modernliğe alaycı yaklaşır ama bir kadını ‘birey’ olarak da muhafazakâr ahalinin arasına sokar. Onunkisi tam anlamıyla ‘gülümser’ bir muhafazakâr modernizmdir.

Kanal D’nin yeni ‘Çalıkuşu’su içinde bulunduğumuz dönem mucibince anlaşılır bir seçim. Artık bir ‘muhafazakâr normal’imiz var ve kanalların kapıya kilit vurmamak için buna uyarlanmaktan başka çareleri yok. Anlayışla karşılıyoruz ama bunu yaparken hem kaliteyi gözetmek hem de mutaassıplığa, anti-modernizme ‘oksidentalizm’e savrulmamak naçizane beklentimiz.

Yeni ‘Çalıkuşu’ bunu sağladığı izlenimini bende bıraktı. Ayrıca ‘Aşk-ı Memnu’da yapıldığı gibi hikâyeyi bugüne taşımak yerine kendi gerçek zamanında işlemek de yüreklice bir karar. Diyalogların (‘lâkırdı’ların!) bariz ağırlığı, ilginçtir, inanılmaz bir renk, mizah ve sevimlilik katmış.

Çocuksuluğu ve romantizmiyle Çağan Irmak’ın elinin değdiği hissediliyor. Fakat haksızlık etmeyelim ve senarist Sevgi Yılmaz ile dizinin Çağan’la birlikte diğer yönetmeni Doğan Ümit Karaca’nın emeği önünde de saygıyla eğilelim!..

Herhalde hiçbir rol Fahriye Evcen’e Feride kadar yakışmazdı! ‘Yaprak Dökümü’ sonrasında ben biraz irtifa kaybettiğini düşünüyorum, lâkin öksüzlüğünü delişmenliğiyle aşmış, mizacı sert, kalbi iyi, ruhu idealist ‘Feride’deki performansı onun yeniden yükselişi olacak gibi... Ya Burak Özçivit’e ne demeli! ‘Küçük Sırlar’daki ‘zıpır oğlan’dan şimdi alabildiğine olgun ‘Kamran’a evrimini neşe ve tebrikle izliyorum. Şu ara ‘Katibim’ şarkısını biri remikslese klibinde banko yer alacağını hayal ettim!..

Çok yaptığım bir şey değil ama mazur görün, ilk bölümde Evcen’in canlandırdığı ‘Feride’ eşliğinde beni ‘hüzün coşkusu’na sevk eden özel-kişisel bir noktayı paylaşayım: Benim annem de bir ‘çalıkuşu’ydu. Babasını, annesinin karnındayken kaybetti. Annesi o doğduktan sonra bunalıma girdi, ona mesafe koydu. Anneannesi ve dedesi tarafından büyütüldü, onları ‘anne-baba’ bildi. 7 yaşında okuma-yazma öğrenince o yaşa kadar ‘abla’ bildiği kadının annesi olduğunu öğrendi! Kırgın, incinmiş, yalnız hissetti. Sonra ilkokul öğretmeninin dedesine telkiniyle Arifiye Köy Enstitüsü’nün yolunu tuttu. ‘Cumhuriyet’i baba, ‘Enstitü’yü anne yerine koydu. Mezun olduktan sonra da ‘Feride’ gibi memleket toprağında köy-kasaba koşturdu durdu (öykünün tamamı ve ayrıntıları için bkz (http://t24.com.tr/yazi/cumhuriyetin-kizi/2345).

Üç yıl önce kaybettiğim bu ‘çalıkuşu’nu hiç unutmasam da dizinin ilk bölümünü izlerken alabildiğine açık-seçik ve sarsıla sarsıla hatırladım! Onu ne kadar sevdiğimi, nasıl özlediğimi ve kıymetini çok daha fazlasıyla bilememiş olmanın sıkıntısını içimde hissederek!..