Uzaklara yakın, yakınlara uzak diziler!

Eskiden AB grubuna hitap eden diziler yeni reyting sisteminde artık iş yapmıyor. Fakat bu türden yapımlar Türkiye'de fiyasko olsa da yurtdışına ihraç edilebiliyor.
Uzaklara yakın, yakınlara uzak diziler!

Geçen Pazar kaleme aldığım yazıda son dönemde hem dizi filmlerde hem de şov formatında komediye belirgin bir yönelme olduğuna işaret etmiş ve bunun üzerine bazı yorum denemelerinde bulunmuştum. Bunda taassubî muhafazakârlığın gerek reyting ölçüm sisteminde yarattığı değişimin, gerekse sansür ve ceza mekanizmalarını kanallar üzerinde ‘Demokles’in kılıcı’na dönüştürmesinin payı olabileceğini öne sürdüm. Komedi kendini o kadar kolay ele vermediği, acı gerçekleri şaka ile karışık sunduğu için ‘fincancı katırları’nı ürkütme olasılığı daha düşük bir alan diyerek, yapım şirketleri ve kanallar açısından bu konjonktürde en uygun seçenek haline geldi tahmininde bulundum.

Yine de bu düşünce ya da tahminler ne kadar geçerli?.. Bunu biraz açıklığa kavuşturma yolunda bir kanalın konuya hâkim çalışanlarından biriyle konuştum. Söyledikleri düşüncelerimi doğrulayan noktalar içermekten öte aynı derecede önemli başka hususları da önüme koydu. Bunları paylaşmak istiyorum. Tabii bu bir formel görüşmeden ziyade sohbet olduğu için öğrendiklerimi yer yer kendi sözcük ve cümlelerimle aktarmakta da beis görmüyorum.

Komediye belirgin bir yöneliş tespitime değerli dostum, “Doğru” dedi, “bu bilinçli bir tercih… Tabii izleyicinin eğilimi de buna yöneltti ama evet, yeni reyting sistemi ve muhafazakârlaşma karşısında da komedi çok risk taşımayan bir sığınak. Bir kaçış noktası görüşüne de çok itiraz edilemez. Ancak esasen kanal yöneticileri açısından da, dizi yapım şirketleri açısından da, nihayet seyirci açısından da bir ortak payda bu… Herkes yeni sistemde çıkışı komedide buluyor”.

Eski reyting ölçüm sisteminde DE olan kategori artık C grubu; eskiden C’de yer alan izleyici kitlesi de artık AB grubu içinde sınıflanmakta. Böyle olunca karşımıza, acı ama gerçek, düşünmeyi, kafa yormayı çok fazla tercih etmeyen, nüansları, araya sıkıştırılmış eleştirel ‘selâm çakma’ları dikkate almayan, aksine net mesajlar isteyen bir kitle çıkıyor. Reklamcı için en hassas kategori olan AB’de de böyle artık. Dolayısıyla en net mesajlar komedi ile verilebiliyor ve bunun karşılığı da alınabiliyor.

Eski reyting sisteminde AB grubuna hitap eden diziler artık iş yapmıyor. Fakat ilginçtir, aslında çok sağlam ve kaliteli bu türden yapımlar Türkiye’de fiyasko olsa da yurtdışına ihraç edilebiliyor. Söz gelimi Kanal D’de yayınlanmış ‘Kayıp’ gibi bir dizi Türkiye’de tutmadı ama Avrupa, ‘Kayıp’ın formatını istiyor! Yani, diyor konuştuğum arkadaşım, “Biz tereciye tere satacak noktaya gelmişiz! Hâlâ Meksika, Brezilya gibi ülkelere ihraç edilen diziler var. Ama bunlara Türkiye’de rağbet yok. Ve korkarım ki böyle giderse yakında ihraç edilecek dizi de kalmayacak. Çünkü sonuçta ‘Kayıp’, kanalın kendi yapımıydı ve elden geldiğince sahip çıkıldı. Noktalandı ve yurtdışı ihracı gerçekleştirildi. Kanallara dizi sunan başka yapım şirketlerinin böyle bir imkânı yok. Onlar için Türkiye pazarı çok hayatî. Eğer burada var olamıyorsa dünyayı düşünerek dizi hiç yapamaz. Türkiye’de var olacak dizinin de içerik olarak artık dünyaya hitap edeceğini sanmıyorum”. 

Çok çarpıcı ve aynı derecede hüzün verici! Dizi endüstrimiz dünyayla buluşup yakınlaşırken kendi ülkesine uzaklaşıyor ve yabancılaşıyor ne yazık ki!..

Bunun bir bakıma Türkiye’de hanidir yaşanan ve ağırlıklı olarak iktidarın yürüttüğü ‘kimlik siyaseti’nin sonucu olan ürkütücü kutuplaşmanın popüler kültür alanına bir sirayeti olduğunu da düşünmek mümkün. Burada ne yazık ki ayrıntılı olarak temellendirecek yerimiz kalmadı ama satır başlarıyla ve büyük ihtimalle yanlış anlaşılma (hatta ‘oryantalizm’le suçlanma) pahasına da olsa değinelim!.. 

Türkiye’de iki ayrı ‘toplum’ oluştu. Bunlardan birinin içinden geç-kapitalist, küresel ve postmodern aşamadaki dünyada popüler kültür veya ‘kültür endüstrisi’ içinde karşılık bulabilecek bir deneyim, birikim ve yetkinlik ürünü yapıtlar çıkabiliyor. Diğer toplum ise hâlihazırda ‘geç-kapitalist kültürel formasyon’a aşina olmaktan ziyade ‘kapitalizme geç intikal etme’nin heyecanını yaşıyor ve uzun yıllar bundan mahrum edilmişliğin hıncıyla motive oluyor.

Değerleri, zevkleri ve beğeni (‘düzey’leri demiyorum!) düzlemleri çok farklı iki kesim bu. Her iki toplumsal kümeyi buluşturabilecek, bu kümelerin ‘ara kesit’ini genişletebilecek arayışların önü ise şu ara ‘siyaseten’ tıkandıkça tıkanıyor. O yüzden yerelden, ulusala, oradan da küresele köprü kurmak da zorlaşıyor, imkânsızlaşıyor.