'Western', Soğuk Savaş, Armageddon ve Zombiler

The Walking Dead'ın hep bir westerne dayandığı söylenir. Aslında klasik westernin 'yalnız kovboy' klişesinin aksine The Walking Dead, 'artık kimse yalnız yapamıyor'u öne çıkaran bir post-westerndir.
'Western', Soğuk Savaş, Armageddon ve Zombiler

Rick'i canlandıran Andrew Lincoln, "Diziye büyük metaforlar yüklenmesi güzel" diyor.

‘The Walking Dead’in tarz olarak ‘western’e dayandığı hep söylendi. Onu bir ‘postmodern Western hikâyesi’ olarak nitelendirenler de var. Ancak bu benzetmeyi yaparken dizinin mesajının genel olarak ‘Western’ filmlerinden farklı, hatta tam aksi yönde olduğunu hiç göz ardı etmemek gerekir.

Tartışmayı son iki sezonun final bölümlerinde birer ‘doruk’ olarak karşımıza çıkan sahneler üzerinden derinleştirelim. 3’üncü sezon finalinde, saldırıya uğrayıp ısırıldıktan sonra ölüme, daha doğrusu ‘zombileşme’ye giden Andrea’nın (Laurie Holden), onu bulan eski dostlarının arasında gördüğü Michonne’a (Danai Gurira) şu sözlerini hatırlayalım: “Onları bulman güzel bir şey! Artık kimse yalnız yapamıyor…” (daha detaylı değerlendirmemiz için bkz. (Artık Kimse Yalnız Yapamıyor).

Ve bir de 4’üncü sezon sonunda Rick’in (Andrew Lincoln) kendisi, oğlu Carl (Chandler Riggs) ve Michonne’un bir başka insan grubunun ölümcül tehdidinden son anda kurtulmasına yardım etmiş Daryl’a (Norman Reedus) söylediklerine kulak verelim: “Burada tekrar bizimle olman var ya, her şeye bedel… Sen, benim kardeşimsin!..”

‘The Walking Dead’ yukarıdaki diyaloglarda en berrak dışavurumlarını bulduğu üzere Amerikan sinemasının ‘western’lerindeki ‘etik’ ve ‘ethos’un (ereğin) karşısında konumlanıyor.

WESTERN BİR AMERİKAN RÜYASIDIR!

‘Western’ filmlerinde yüceltilip erek kılınan, bireysellik, bireysel eylem ve bireysel girişimdir (bu konuda eski ama eskimeyen, değerli bir kaynak olarak bkz. Atilla Dorsay, ‘Mitos ve Kuşku – 1966-77 Arası Amerikan Sinemasına Bakışlar’, 1977). Bu filmlerdeki en tipik klişede bir ‘yalnız kovboy’ evli-barklı, çoluk-çocuklu bir kasaba halkına musallat olan kötü adamların/haydutların hakkından gelir. Sonra da kasabalıların ya da onu ‘aile’ kurmaya çekmek isteyen güzel kadınların ısrarlarına rağmen bireysel özgürlüğünü feda etmeyerek kasabadan ayrılıp uzak ama umut dolu başka diyarlara yol tutar.

Bu, ‘Amerikan rüyası’nın bir parçasıdır. Bireycilik, bireysel bağımsızlık ve özgürlük peşinde her daim yeni, umut dolu arayışlar!.. Ve western filmleri bunlara dört başı mamur övgü düzülen, onların adeta destansı şekilde ifadelendirildiği yapıtlardır.

‘The Walking Dead’ ise bir ‘western’ havasında olsa da ‘western’in Amerikan rüyasını besleyen motiflerinin ve motivasyonunun aksine bireyciliğin izinde sürdürülen yaşam düzeninin insan dünyasını ‘zombileşme’ye mahkûm kıldığını düşünmeyi teşvik eden bir içerikle karşımıza çıkıyor.

Çünkü 20’nci yüzyılın sonuna ve 21’inci yüzyılın başına hâkim ‘halet-i ruhiye’ buna daha denk düşmekte. İnsanlığın ‘modern’ kazanımlarının sorgulandığı, söz gelimi bilimin insanı felâha çıkarmaktan çok (tıpkı ‘The Walking Dead’de kurgulandığı gibi) felâkete sürüklediği, gelecek umutlarının sönümlendiği, ütopyaların yerini ‘distopya’lara, dünyanın sonuna dair kıyamet senaryolarına bıraktığı ‘post-modern’ bir karamsarlık hâkim hayata... Bu, bir ütopya olarak ‘Western’lerde parlatılan ‘Amerikan rüyası’nın da sonu…

Bu olanlardan en çok sorumlu sayılan da ‘modern’ insanın bireyselleşme arayışları, bireycilik anlayışı… Herkesin bireysel var olma, kendini gerçekleştirme, kendi çıkarlarının peşinde koşma isteği, arzusu, hedefinin sonucu, kimsenin kimseyi umursamadığı bir insanlık hali ve dolayısıyla da ‘kalabalıklarda yalnız’, kimsesiz ve kaybolmuş insanlar oldu.

DERİN ARKADAŞLIKLAR, AİLE OLUR

O yüzden bir ‘yalnız kovboy’ övgüsünden ziyade “Artık kimse yalnız yapamıyor” telkininde bulunulan bir ‘western’, daha doğrusu ‘post-western’ bir çalışma ‘The Walking Dead’… Birlikte hareket etme, toplu kurtuluş ve aile, arkadaşlık, kardeşlik gibi insanı ‘toplumsal varlık’ kılan temel kültürel kategoriler öne çıkarılıyor onda. Geleceğe dönük tatlı rüyaların dehşetli kâbuslara evrildiği ‘distopik’ bir çağda tek insani sığınak olarak elimizde bunların kaldığı ima edilerek…

Diziye dair bu düşüncelerimi ekranda ona hayat üfleyen en öncelikli isme, başkarakter Rick Grimes’ı canlandıran Andrew Lincoln’a açma imkânını ‘San Diego Comic-Con’daki panel sonrası görüşmede buldum. Andrew ile yukarıda değinilen Daryl’la ‘kardeş’liğinden girdik, aileye de, insanlığı ‘zombileşme’ye mahkûm kılan küresel ekonomik-politik sisteme de uzanan bir sohbetin önünü açtık. Son sözü ona bırakarak yazıyı noktalayalım:

“Rick tarzında bir erkek için bunun (‘kardeşlik’) bir başka erkeğe saygı ve sevgiyi ifade eden en güçlü sözcük olduğunu düşünüyorum. Onlar ikisi, hiçbir şey için olmadığı kadar birbirlerinin arkasındalar. Eğer Daryl, benim yanımdaysa, benim yanımda durmaya hak kazanmışsa bu artık onun benim ‘ailem’ olduğu anlamına gelir. Kim olduğunun önemi yok. Darly bu hakkı pek çok olayla kazandı. Rick’in hayatını kurtardı, çocuklarının hayatını kurtardı. ‘Aile’nin ne olduğu da içinde bulunulan çevre tarafından sürekli olarak yeniden tanımlanma durumunda. Malûm, ailenizi seçemezsiniz ama arkadaşlarınızı seçebilirsiniz. Ve derin arkadaşlıklar, aile olur. Ben böyle görüyorum.

Dizide metaforik olarak insanlığın global krizinin anlatıldığını düşünüyorsanız bu çok güzel, çünkü bir sanat ürününe yapılabilecek en üst düzey övgü, onda bir metafor bulmaktır. Fakat tabii ben Rick Grimes’ı çok zor, sıra dışı bir dünyada hayatta kalmaya, ailesini yaşatmaya çalışan bir ‘gerçek adam’ olarak oynuyorum. Zombileri de ‘virus’ olarak görüyorum. Ama siz, bu bir yandan da ekonomik çatışmalarla ilgili bir hikâye diyorsanız, diziye bir iltifattır. Ayrıca, zombi filmlerinin ilk kez 1950’lerde ‘Soğuk Savaş’ patladığında, Amerika ile Rusya arasında silahlanma yarışı hızlanıp herkesi bir ‘Armageddon’a gidiş korkusu, paranoyası sardığında yaygınlaşmış oluşuna ilişkin de düşünülebilir bu... Belki zombiler o zaman da bu paranoya, rahatsızlık ve korkunun görsel dışavurumuydu.”

(The Walking Dead’in 5’inci sezon Amerika prömiyeri 12 Ekim olarak açıklandı. Türkiye’de de FX'te 13 Ekim'de gösterime girecek olan dizinin bölümleri Amerika yayınından bir gün sonra izleyiciyle buluşacak.)