'Yeni Türkiye'ye eski Cemaat!

Soma'ya buyur edilen İsmailağa Cemaati'nden Saadettin Ustaosmanoğlu, çok değil bundan dört yıl önce AKP döneminde nasıl 'perişan' olduklarından dem vuruyordu!

Soma faciasında ölü sayısının netleştiği son gün ilçeye yönelen Nakşibendi akını medyada bir dalgalanma yarattı. İsmailağa Cemaati’ne mensup 50 kişi Soma’ya giriş yaptı. Toplumun diğer kesimlerine resmi kuvvetlerce gösterilen ‘hor-görü’nün aksine gayet hoşgörülü bir yaklaşımla ilçeye buyur edildiler. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’la da tokalaşıp hoş-beş ettiler. Müteakiben, ilçeye yayılıp halka “İsyan değil, dua edin” çağrısında bulundular. 

Onlar bu ‘Teslim’ telkininde bulunurken ilçeye girmek isteyen yüzlerce insan ya da başka sivil toplum kuruluşları, mesela Özgürlük ve Dayanışma Partisi üyelerine Emniyet adım attırmadı. Cemaat adına konuşan biri tivitırda “Provokatörlere fırsat vermiyoruz” diye ilçede olma gerekçelerini açıklamış ama bu gereksiz bir lâf. Polis, yapacağını yapıp alanı Cemaat’in din adına ‘Teslim’ telkinine çoktan açmıştı zaten!.. 

Fakat benim esas üzerinde durmak istediğim konu başka. Hatta buna 17 Aralık sonrası başlayan ve 30 Mart seçimlerine doğru alabildiğine belirginleşen bir görüntüye binaen daha 
önce de çok değinmek istedim ama fırsat olmadı. 

Konu, 2002’den itibaren söz konusu olan AKP-Gülen ittifakı boyunca gözden ırak kılınmış, daha ‘geleneksel’ çerçeveli İslâmî oluşumlara, bir başka deyişle ‘tarikat cemaatleri’ne, hepimizin bildiği ‘paralel çatışma’ nedeniyle bir süredir davet çıkarılır olması… 

Dört yıl önce kaleme aldığım bir yazıda İsmailağa çevresi üzerine değerlendirme yaparken, bu değerlendirmeyle bağlantılı şekilde, ‘post-tarikat’ bir oluşum olarak tanımladığım Gülen Cemaati’nin (ki bu tanımlamam aslında çok daha eskiye gider) AKP’nin liberal-kapitalist İslâm çizgisiyle uyum ve mutabakatına da değinmiştim (o yazı için TIKLAYIN). Refah Partisi’nden Ak Parti’ye, Erbakan’dan Erdoğan’a geçiş, aynı zamanda İslâmî-kültürel zeminde de ‘tarikat’ten ‘post-tarikat’ aşamaya geçiştir. Ama bugün, hepimizce malûm totaliteryanizm arzusuna da maya oluştururcasına, bir ‘post-tarikat’ yapılanma olan Gülen Hareketi’yle girilen çatışma sürecinde AKP’nin ‘tarikat’e ricat ettiğini görüyoruz!.. 

Oysa Erdoğan 2002’den sonra beraber yürüdü Gülen’le bu yollarda!.. Ve yürünürken, Türkiye’de Erdoğan’ın da hocası olan Erbakan’ın siyasi performansına yıllarca moral-manevi motivasyon, kültürel-ideolojik temel ve toplumsal-kitlesel destek sunmuş olan Nakşibendiliğin hayli ihmale uğradığını gözlemledik. 

Sadece biz değil, ‘din uleması’ içinden dikkatli gözler de öyle tespit etti. Misal, Ekim 2005’te Tempo dergisinde yayımlanan ‘Nakşiler düşüşte, Fethullahçılar yükselişte’ başlıklı haber-araştırma yazısına bu başlığı attıran sözlerimizin yanı başında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Köse’nin de benzer nitelikte görüşlerinin yer aldığı ifadeler... Her ikimizin de mutabık olduğu nokta, Gülen Cemaati’nin günün (dünyanın, Türkiye’nin) değişen koşullarına uyma noktasındaki yetkinliği… Hangi koşullara mı? Bana göre, Türkiye Müslümanlığının AKP’nin lokomotifliğinde doludizgin burjuvalaştığı, sermayedarlaştığı, girişimcileştiği, yatırımcılaştığı, küreselleştiği, medyatikleştiği koşullara… 

Bu koşullar, geleneksel tarikat cemaatlerini kıyıya itti. Pek çok tarikat çevresi sönümlendi. İçinden Erbakan’ları, Özal’ları çıkarmış İskenderpaşa Cemaati’nin silinişine tanık olduk.
Ve İsmailağa Cemaati de o süreçte krize girdi. Yukarıda bahsedip linkini de eklediğim 2010 tarihli yazıma vesile olan, T24’te yayınlanmış röportajında İsmailağa Cemaati şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu, AKP döneminde nasıl ‘perişan’ olduklarından dem vurur! Tekrar edelim, bu, çok değil sadece dört yıl önce!.. 

Cemaat olarak AKP’ye oy vermiş olsalar da yeğen Ustaosmanoğlu’na göre küresel güçlerin ‘ılımlı İslâm’ politikasının desteklenmesi için ‘rol verdiği’ iki isimden biri Tayyip Erdoğan’dır. Diğeri de tabii Fethullah Gülen… Bu süreçte ‘İsmailağa’ da ılımlı İslâm’a dâhil edilmek, hatta Gülen Cemaati çatısı altına alınmak istenmiş, Erdoğan bizzat “Bunları merkeze çekelim” demiş ama başarılı olunamamıştır. 

Durum açık değil mi?! Türkiye’nin dindar-muhafazakâr çoğunluğunu küresel kapitalizme vasıl kılan AKP, bu gidişe ayak uydurmakta zorlanan (veya ‘ayak direyen’) tarikatlere epey bir süre rağbeti kesti. Bu süreçte yanında, daha doğrusu ‘paralelinde’ bir ‘post-tarikat’ cemaat vardı. Sonra keser döndü-sap döndü, ‘paralel’, ‘paraliz’ (‘felç edici’) sayılır oldu. Hemencecik de mukabelede bulunulup ‘paralel’i ‘paralize etme’ cihetine gidildi. Bu yolda yıllardır bir kenara bırakılmış, bir bakıma ‘zevaitten sayılmış’ eski cemaatler hatırlandı ve öne sürüldü. 30 Mart seçimlerine gidilirken onların bazı lider şahsiyetlerini şiddetli bir Gülen-karşıtı retorikle ekranlarda bol bol izledik. 

Herhalde biraz da bu yüzden Soma faciasında Gülen Hareketi’nin pek esamisi okunmadı. Bilmem yanılıyor muyum ama benim gözüme çarpan fazla bir şey olmadı. ‘Hareket’in bünyesindeki organlar, aktif biçimde Soma’da öne çıkmadı veya çıkamadı. 

Peki; kömür yatağı sahibinin yürek kramplarına yol açan “Kaza üç ay sonra olsaydı bu ölümler olmayacaktı” saçmalamasını çağrıştırmama dileğiyle soralım: Bu elem verici olay bugün değil sadece birkaç yıl önce, mesela Başbakan’ın Türkçe Olimpiyatları’nda Gülen’den sitayişle bahsettiği 2012 yılında gerçekleşseydi Soma sokaklarında hangi cemaatin dalga dalga aktığını görürdük dersiniz?! 

Öte yandan yıllarca ‘yedekte bırakılmış’ bir cemaatin görülen lüzum üzerine birden öne çıkartılışını nasıl bu kadar sorgusuz-sualsiz içine sindirebiliyor oluşu da başka ve hüzün verici bir soru… Ama tabii açık ve de belli ki hisler değilse bile çıkarlar karşılıklı!..