Yer siyah gök Seba Beşiktaş!

Süleyman Seba Beşiktaş tarihindeki yegâne mutluluk parantezidir. Artık 'Sema'daki Seba'ya doğru minnetle el sallayalım!
Yer siyah gök Seba Beşiktaş!

Beşiktaşlılık, futbolun hazzından çok ıstırabına talip olmaktır.

Elbette söylediğim göreli… İstanbul’un üç büyük kulübüne gönül vermiş taraftar kitlelerinin karşılaştırmasından çıkardığım bir farkla konuşuyorum. Kendi dışına karşı eşitsizlik üreten bu sınırlı çerçevem için diğer tüm takımlar ve taraftarlardan özür dilerim! Bu yazının kişisel, öznel ve duygusal bir içeriği olduğunu baştan kabullenip teslim ederek…

‘Üç Büyükler’in diğer ikisi, Galatasaray ve Fenerbahçe, gayet açık ki daha çok sayıda taraftara sahip ve onlar, taraftarlarının kendilerine bu teveccühünün karşılığını fazlasıyla vermiş, bir anlamda onları sırtlarında taşımışlardır.

Bana sorarsanız Beşiktaş’ı ise daha ziyade taraftarı sırtında taşımıştır.

Beşiktaş’ın Ankara temsilciliğini yapan babam sayesinde dünyaya gözümü Beşiktaşlı açtım. Açış o açış… 20 yaşımı geçene kadar takımın şampiyonluğunu görüp bilemedim!..

Hatırladıklarım hep en olmadık başarısızlıklar, sürpriz kayıplar, yenilgi ve yıkımlardı. Mesela ortaokuldaydım. O zamana kadar hep alışageldiğimiz gibi vasat bir takım var, ama o dönemlerde hayli nadir olduğu üzere Avrupa kupalarında mücadele ediyoruz. Romen takımı Steagul Roşu’ya İstanbul’da 2-0 kazanmışız. Romanya’da rövanş oynanıyor. Akşamüzeri dersten çıkar çıkmaz okul kapısında duyuyorum: “Beşiktaş bir gol yedi ama maç bitiyor, sorun yok…”

Okulun bahçe kapısından da çıkıyorum hızla 50 metre ilerideki kahvede siyah-beyaz televizyondan maçın sonuna yetişeyim diye; bir yerlerden kulağıma “Aha, 2-0 oldu ya la!” sesi çalınıyor. Uçuyorum kahvenin girişine doğru, herkeste bir ölümcül sessizlik ve ekrana doğru yükseltiyorum ki gözümü, “Hay Allah kahretsin! Tüh, yazıklar olsun” sesleri eşliğinde feci tablo karşımda!..

Beşiktaş sonuna kadar büyük dirençle berabere götürdüğü maçı “üç dakkada üç gol” yiyerek kaybediyor ve eleniyor.

Evet, Beşiktaşlılık hazza değil ıstıraba talip olmaktır!

Beşiktaşlılık, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelip onca emeğin son noktada heba oluşunu izlemektir.

Beşiktaşlılık, ‘teşvik şikeleri’yle çalınan şampiyonluklara âh etmek ve ‘şerefli ikincilikler’e mahkûmiyettir.

Ancak tüm beceriksizlik, sakarlık, yanlışlık, yanlış işler/yanlış kişilere karşın, Beşiktaş’ın benim bilebildiğim tarihinde onu bir ‘ıstırap tramvayı’ olmaktan çıkarıp bir sürelik ‘mutluluk istasyonu’na çeviren biri de oldu. Bu, Süleyman Seba’dır. 

Seba, Beşiktaş’a bir ‘altın çağ’ yaşattı. Onun dönemi bizim ‘Asr-ı Saadet’imizdir.

Onlarca yıllık tarihinde dört kez şampiyon olmuş takımın şampiyonluk sayısını dokuza çıkardı. Takım onun döneminde üç kez üst üste şampiyon oldu. Türkiye’nin tek namağlup şampiyon takımı unvanını aldı.

‘Metin-Ali Feyyaz’ onun döneminde efsaneleşti. Soyu-sopuyla olduğu kadar futboluyla da onurlu bir ‘emekçi’ olan Rıza, onunla kaptanlaştı. Gordon Milne, onunla el ele Beşiktaş tarihine mal oldu. Bir taraftarlık abidesi olan Çarşı, onun döneminde serpildi, gelişti, seçkinleşti.

Bugün tüm ıstırap dolu tarihine karşın Beşiktaşlı olmayı ezasıyla, cefasıyla, vefasıyla sürdüren herkes için “İyi ki Beşiktaşlıyım, takımımla gurur duyuyorum” sözünün istinatgâhıdır Seba… Beşiktaşlıyı ‘müsterih’ kılan isimdir.

Başkanlık döneminden hatırımda kalmış benzersiz bir olay var. Özel televizyonların hayata geçmesinden sonra futbolumuzun dizginlerinden boşanırcasına endüstrileşmesinden beslenen ‘kıyıcı rekabet’in çok uzağında, ‘kardeşçe rekabet’ nişanesi denilebilecek bir olay…

‘Metin-Ali-Feyyaz’ın Ali’si, Ali Gültiken’in yıldızının yeni yeni parladığı günler ve Fenerbahçe Ali’ye kancayı takmış. Tabii Beşiktaş’ın da ona çok ihtiyacı var. Fakat Fener’in transfer teklifi çok parlak ve Beşiktaş buna mukabelede bulunacak mali güçte değil.

Seba bir yandan Ali’yle konuşup ona “Sen Beşiktaş’ın çocuğusun, otur oturduğun yerde bakayım” diyor, sonra da Fenerbahçe’nin o dönem başkanı, aynı zamanda arkadaşı Fikret Arıcan’a, bir başka futbol efsanesi ‘Büyük Fikret’e gidip görüşüyor. Ali’nin kaybının Beşiktaş’ı çok sarsacağını söyleyip bu transferden vazgeçilmesini rica ediyor.

Ve ‘Büyük’ Fikret, kadim dostunu kırmıyor, Fenerbahçe transferden vaz geçiyor.

Ali’nin daha düşük transfer ücretiyle Beşiktaş’ta kalışını da, imzayı attıktan sonra kulüp binasının önünde taraftarlarca omuzlara alınışını da, gazetelere yansıyan “Takımım için ben fedakârlık ettim” sözlerini de dün gibi hatırlıyorum!..

‘Metin-Ali-Feyyaz’ efsanesi bu olaydan sonraki sezonlarda doğdu. Biri namağlup, üç yıl üst üste şampiyonluk öyle geldi. Ve işte bir Fenerbahçe efsanesi olan ‘Büyük Fikret’in de bu çorbada tuzu var!..

Böyle başkanların dönemi, futbolumuzda “Kanal icat oldu, mertlik bozuldu” devrinin başlamasıyla çoktan kapandı. Ne yazık ki artık tertemiz bir mazinin canlı hatırası olmaktan da çıktılar. Yıllar önce kaybettiğimiz Fikret Arıcan’dan sonra bugün de Süleyman Seba’yı ebediyete uğurluyoruz.

Başta da değindik, Beşiktaş, hadi bu defa başarısızlıkların demeyelim, ama ‘kazanamama’nın takımı… Başarılı nice sezon, kaçan şampiyonluklarla hüsran oldu bize… Steagul Roşu örneğiyle açtık, bitirirken de Denizlispor örneğini hatırlatalım! Şampiyonluğa bir maç kala ve bitime de dört dakika varken frikikten gelen golle (Solbek Erol’du değil mi?!) başımıza yıkılmıştı İnönü… Bu golle ve tabii ona gelene kadar bol miktarda ‘teşvik şikesi’yle boynu bükük kapatmıştık o sezonu da…

Böyle çok şampiyonluk kaçtı.

Ancak eminim ki kaçan hiçbir şampiyonluğun kaybı, Seba’nın kaybı kadar acı olamaz bir Beşiktaşlı için!..
Evet, Beşiktaş için yer, her zamankinden daha da siyah bugün, simsiyah…

Sema ise Seba ile kaplı! Bir Seba beyazlığı hâkim göğe…

Oraya doğru şükranla, minnetle, sevgiyle el sallama vaktidir!..