'Yumurcak' ve 'Küçük Ağa': Nereden nereye?

'Yumurcak', dönemi gereği, bir evliliği kutsama ayiniydi. 'Küçük Ağa' ise yine dönem gereği, evlilik için bir rehabilitasyon ünitesi... Bugünün hayatına değen bu yanı ile de çok ilgi çekiyor.
'Yumurcak' ve 'Küçük Ağa': Nereden nereye?

‘Küçük Ağa’ yayına girdiğinde bir hoş geldin yazısı yazmaya niyetlendim ama âniden çıkan sağlık sorunum nedeniyle mümkün olmadı. Aradan geçen zamanda Kanal D’nin yeni dizisi başarılı yol kat etmiş görünüyor. Sanırım kanal, yeni reyting ölçüm sisteminde ilk defa bir yeni dizisiyle zirvede.

Benim isteyip de yazamadıklarımı yazanlar oldu. Pek çokları gibi bende de, özellikle Türker İnanoğlu’nun işin başında olmasından dolayı, ilk çağrışım ‘Yumurcak’tı.

Şimdi gayet yakışıklı bir adam olarak oyunculuğa devam eden İlker İnanoğlu’nun, babası Türker İnanoğlu yönetiminde kamera karşısına geçtiği ve ilkinde 4 yaşında olduğu bir dizi sinema filmiydi ‘Yumurcak’… Benim kuşağım için unutulmazdır. İlker’in beyaz perdedeki marifetlerini evde-sokakta taklit ettiğimizi hatırlıyorum! Yeşilçam melodramları 1960’ların sonu ve 70’lerin başında onunla yetişkin kuşağın dışında kalan genç hatta çocuk yaştaki seyirciye de ulaştı denilebilir.

İlker İnanoğlu 1969 ile 1975 arasında (4 yaşından 10 yaşına kadar) 7 ‘Yumurcak’ filminde oynamış. ‘Anne’ olarak Filiz Akın (ki İlker’in de annesi), ‘baba’ olarak Kartal Tibet hatırımda (galiba Ediz Hun da ‘baba’lığı devralmıştı). Tabii bir başka unutulmaz, pos bıyıklarıyla rahmetli Hulusi Kentmen’dir. (‘Dede’ miydi, ‘komiser amca’ mı, yoksa bir o bir diğeri mi?!)

‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ dizisindeki ‘Küçük Osman’ karakteriyle iz bırakmış Emir Berke Zincidi’nin, Türker İnanoğlu’nun ‘Yumurcak’ ‘çarpanı’ ile ‘Küçük Ağa’laştığı dizinin akışında sinema filmiyle benzerlikler bariz. Bariz de bize düşen, bu benzerlikler temelinde bir karşılaştırmaya gidip farkları bulmak… Bunu deneyelim!..

60’lı-70’li yılların melodramları hayli steril (oldukça da yapmacık) şekilde şehir kültürü ile alâkalıydı. ‘Taşra’yı bu filmlerde bulamazsınız. Kentlerin o dönemdeki orta halli/dar gelirli çoğunluğuna yönelik; genelde zenginliği züppelik ve yabancılaşmayla eşitlemeye eğilimli; hakkı yenmiş kent yoksullarının da sabrederse selâmete çıkacağını imleyen klişelerdir bunlar. Popüler deyişle ‘zengin kız-fakir oğlan’ yahut ‘fakir kız-zengin oğlan’ hikâyeleri… ‘Yumurcak’ filmleri bu klişeye eklemlenirken, yukarıda belirttiğim gibi, melodrama meyyal seyirci kitlesinin yaş ortalamasını da aşağıya çekme başarısı göstermiştir. (Bu noktada haksızlık etmemek adına ‘Ayşecik’leri ve Zeynep Değirmencioğlu’yu da yâd edelim!)

‘Küçük Ağa’ ise televizyon dizilerimizin en popülerleştiği dönemde ülkenin sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamının da kaçınılmaz getirisi olan bir başka klişeyi temel alıyor: Kent-kır, metropol-taşra, yerellik-kozmopolitlik, gelenek-modernlik, burjuvazi-feodalite (aşiret) gerilimini… Onda ‘taşra’, hem de pırıl pırıl mevcut.

Gerçi bu açıdan ilk örneklerin bir dereceye kadar televizyonda da hayli erken karşımıza çıktığı söylenebilir. Kürt sorunu temelinde ‘aşiret kültürü’nün popüler algı ve ilgiye açılmasından çok önce de kent-kır (‘seçkin-avam’) gerilimi önemli bir mizah kaynağıydı. Televizyon dizi tarihimizin ilk göz ağrılarından ‘Kaynanalar’ı kim unutabilir?! Ve onun da çok belirgin izdüşümleri olduğu iddia edilebilir ‘Küçük Ağa’da. Dizideki ‘Anne’ (Birce Akalay) ve ‘Baba’ (Sarp Levendoğlu) ailelerine bakıldığında karşımızda ‘Nöri-Nöriye Gantar’lar, ‘Ticen’ler, ‘Timur’lar görmüyor muyuz biraz da? Üstelik aynen ‘Kaynanalar’ da olduğu gibi ‘Küçük Ağa’da da ‘modern’ olanın mizahı daha bir alaycı/aşağılayıcı üslûpla yapılırken geleneksel olanın (ağalık, aşiret, vb.) temsilinin galebe çaldığı, dolayısıyla meşrulaştırıldığı görülüyor.

Ama tabii ki kantarın topuzunu kaçırmamak önemli; özellikle kadının kamusal alanda temsili, iş yaşamındaki varlığı açısından… Bugüne ilişkin bu önemli toplumsal-kültürel dönüşüme kayıtsız kalmak inandırıcılığı zedeleyebilirdi. Ve işte bu noktada da benzerlerin karşılaştırmasından bir başka fark kendini gösteriyor.

‘Yumurcak’ filmlerinde hâkim tez, makbul kadının annelik kadar ‘ev’le de özdeşikliğidir. Dolayısıyla ideal kadın tiplemesi, ‘ev hanımı anne’ olarak çıkar karşımıza. Günümüz Türkiye’sindeki kentli-zengin kadın için böyle bir temsile gitmek demode kaçar. O yüzden ‘Küçük Ağa’nın annesi hırslı, daha da yukarı çıkma arzusunda, adeta “Çocuk da yaparım, kariyer de” diyen bir ‘doktor’ kadın…

Arabozucu ‘kötü’ kadın ya da erkek klişesi dizimizde de mevcut tabii ama onların hayatı mutlu akıp giden bir ‘yuva’yı yıkma fesatlığıyla hareket etmelerine gerek yok! ‘Yuva’ zaten kendisi sarsıntıda ve burada da bir başka farkı işaret etmek mümkün…

‘Yumurcak’ filmlerinin Türkiye’sinde evlilik kurumu hükmünü toplumun her katmanında ziyadesiyle icra ediyor, bu filmler de gerek evlilik, gerek aile kurumları karşısında bir ‘iman tazeleme’ işlevi görmekten öteye girmiyordu. Boşanmalar, gündem dışıydı.

‘Küçük Ağa’nın vizyonda olduğu Türkiye’de öyle değil. Özellikle dizide temsiline gidilen yaşam biçimindeki kentli kesimlerde evlilikler artık neredeyse boşanmayla muteber. O yüzden bu evlilikleri bozmak için bir ‘Önder Somer’ ya da ‘Suzan Avcı’ya gerek yok! Bu yeni bağlamda, zaten bozguna uğramış evliliklerden istifadeye yönelen karakterler türetilebilir olsa olsa, ki ‘Küçük Ağa’da da yapılan bu…

Dolayısıyla ‘Yumurcak’, dönemi gereği, bir evliliği kutsama ayiniydi. ‘Küçük Ağa’ ise, yine dönem gereği, evlilik için bir rehabilitasyon ünitesi… Ve belki de ‘Yumurcak’la benzerlikten mütevellit nostaljik tadı kadar, ondan farklı olarak bugünün hayatına değen bu yanı ile de çok ilgi çekiyor, yüksek bir izlenme oranına ulaşıyor.