Zombileşme ya da vampirleşme... İşte mesele bu!

Guillermo del Torro ve Chuck Hogan'ın roman üçlemesinden çıkan The Strain çok şey vadediyor: Bir yeni kıyamet fantezisi mi? Evet öyle. Bir başka 'distopik' öykü mü? Evet öyle. Bir başka umutsuzluklar çağı paranoyasına tercüman mı? Evet öyle...
Zombileşme ya da vampirleşme... İşte mesele bu!

Efendi-Vampir e toplama kampı günlerinden aşina Prof. Setrakian'ı, David Bradley canlandırıyor.

(Spoiler/Uyarı!)

‘Strain’, aynı anda hem korku, hem güçlük, hem yük, hem baskı (stres), hem yara, hem hastalık, hem bir (kalıtsal) özellik, hem de canlı (hayvan/bitki) demek… FX’in kendi yapımı ‘The Strain’, bu anlam çeşitliliğini gayet güzel aksettiren, yer yer ne yürek dayanacak ne de mide kaldıracak ürperticilikte bir korku dizisi.

Görünürde biraz çizgi-dışı nitelikli bir vampir hikâyesi karşımızdaki… Fakat izler izlemez hemen bir ‘The Walking Dead’ çağrışımı (etkileşimi) hissetmek mümkün. Orada nasıl bir ‘zombi kıyameti’ kurgulanmaktaysa burada da insanlığın ‘köküne kibrit suyu’ mahiyetinde bir ‘vampir kıyameti’ dehşetlice kurgulanmakta.

Bir uçağın gizemli ve ölümcül bir sessizlik içinde, ışıkları sönmüş, kapıları kilitli havaalanına inmesinin sonrasında ne olup bittiğini anlamak için işe koyulan ‘Hastalık Kontrol Merkezi’nde çalışan uzmanlar, insan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak korkunç bir salgının keşfine varırlar. Bir ‘kurtçuk’, insan bedenine girip onu ele geçirmekte ve insan, kan emici (vampir) bir sürüngene ‘konaklık’ eden bir kılıf ya da kabuktan ibaret hale gelmektedir. Yılan-benzeri vampirin kanını emdiği herkes de aynı akıbete uğrar. Bu, insan türünü yok etmeyi hedefleyen çok eski zamanlardan beri mevcut bir şeytansı yaratığın (‘Efendi’) güdümünde işleyen bir süreçtir.

Guillermo del Toro ve Chuck Hogan’ın roman üçlemesinden çıkan dizi, romanların ilkiyle aynı adı taşımakta. Şimdiye kadar izlediğimiz beş bölüme topluca bakıldığında, insanlığa yönelik bu yok edici ‘dış tehdit’ hikâyesinin aslında insan toplumsal örgütlenmesindeki sakatlıklara, yani ‘iç tehditler’e dokundurmalarla dolu olduğunu ileri sürmek mümkün… Aynen ‘The Walking Dead’deki ‘zombilik’ gibi burada da ‘kan-emici vampirlik’ durumunun metaforik (mecazî) anlamda insanlık durumumuzu işaret ettiğini düşünmeye kışkırtan bir kurgusal akış var.

Bunu, insan bedenini kendine ‘konut’ kılmış vampir-sürüngenlerle ve onların ‘Efendi’siyle savaşan ‘kahramanlarımız’ın kendi gündelik yaşantılarındaki bir dizi acı ve hazin sahne eşliğinde duyumsuyorsunuz.

Mesela salgın hastalık uzmanı doktorumuz Ephraim Goodweather (Corey Stoll), insanlığı vampir salgınından korumak için amansızca savaşırken kendi özel yaşantısında kaybedilmiş bir savaşın son çırpınışları içindedir. Aşırı bir ‘işkolik’ olarak ailesini alabildiğine ihmali sonucu karısı tarafından terk edilmiş, oğluyla yeterinde beraber olma hakkı da (üstelik oğlunun onayı doğrultusunda) reddedilmiştir. Demek ki ‘iş’ denen ‘vampir’ öylesine kanını emip ona hâkim olmuştur ki sevdikleri, en çok değer verdiği insan olan oğlu dâhil olmak üzere ondan kaçmaktadır!.. ‘Eph’in yardımcısı, biyokimyacı Nora Martinez de (Mia Maestro) farklı değil. İş baskısı (‘strain’ yani!) sonucu o da yaşlı annesini bir huzurevinde kalma seçeneğine, daha doğrusu seçeneksizliğine mahkûm etmiş görünmekte.

Diğer taraftan, vampirleşme virüsünü insanlığa yayacak ‘Efendi’nin gömülü olduğu topraktan çıkıp yeniden neşvünema bulmasına bilmeden vesile olan sokak serserisi ve bir suç makinesi Gus Elizalde (Miguel Gomez) yoksulluk girdabında ve annesini yaşatabilme derdinde her türlü pisliğin içindedir. Keza, ‘Hastalık Kontrol Merkezi’nden çalışan Jim Kent (Sean Astin) de umutsuz kanser hastası karısını iyileşme ihtimali yüksek bir tedavi için ilk 100 aday arasına sokabilme yolunda ‘Efendi’ vampirin hükmünü icra etmesinin önünü açacak suça ortak olur.

O halde ‘kan emici’ vampir, hemen herkesin ‘kanını emen’ bir yaşantının, toplumsal işleyişin mecazi aksedişi değil de nedir?!

Fakat bunların hiçbiri, sunulan metaforun ‘gerçeği’ne Nazi soykırımından kurtulmuş ve ‘Efendi-Vampir’e toplama kampı günlerinden aşina Prof. Abraham Setrakian’ın (David Bradley) o ‘ilk tanışma’ya ilişkin bir ‘flashback’ sahnedeki diyaloğu kadar yaklaştırmaz bizi... Söz konusu sahnede toplama kampındaki barakada gece uyku arasında bir yaratığın birkaç yatak ötede uyuyan biriyle nasıl ‘beslenip’ onu öldürdüğünü dehşet içinde izlemiş genç Setrakian’ın ertesi gün atölyede çalışırken arkadaşıyla arasında geçen şu konuşmaya şahit oluruz:

“- Onu bir şey öldürdü.

- Onu öldüren burası!

- Hayır, dün gece barakada bir şey gördüm.

- Ne gördün?

- Bir yaratık… Ondan besleniyordu.

- Kabus görmüşsün gibi.

- Gerçekti. Büyükannem küçükken hikâyeler anlatırdı. İnsanların kanlarıyla beslenen bir canavar hakkında. Canavarın insanları sefalete sürükleyeceğini söylemişti. Buradan daha sefil bir yer var mı?

- Buna katılıyorum.

- Onların sadece gümüşle öldürülebileceğini söylemişti. Gümüş eritilebilecek bir demir atölyesi bulabilirsek...

- Dur, kes artık! Canavar aramayı bırak! Zaten etrafımız onlarla sarılı…”

İşte böyle!.. ‘The Strain’ bize insan vücuduna virüs-kurtçuk olarak girip onu ele geçiren, sonra da insanlığı yok etmeye azmetmiş bir vampirler ordusunun fantastik-sürreel’ kurgusu altında, aslında hepimizi benzer bir yok oluşun eşiğine getiren toplumsal düzene mecazî göndermelerle bezeli ‘realist’ bir hikâye sunuyor.

Bir yeni kıyamet fantezisi mi? Evet öyle. Bir başka ‘distopik’ öykü mü? Evet öyle. Bir başka (devrimler değil!) ‘devrilmeler’, umutsuzluklar çağı paranoyasına tercüman mı? Evet öyle. Peki, en büyük ve baş etmesi zor rakibi ‘The Walking Dead’ mi? Evet, evet öyle…

(The Strain her pazartesi gecesi 00.15'te FX'te.)