Aşka dair gerçekler

Aşk hakkında bilinmesi gereken gerçekler nelerdir? Çocuk gelişiminde hayali oyunun nasıl bir önemi vardır? Şemalar nedir ve temel ruhsal ihtiyaçlarımızla nasıl ilişkilenir? Haftaya yeni konularla buluşuncaya dek keyifli okumalar!

Aşk, deneyimlenen en önemli duygulardandır. İnsan beyni doğal olarak diğerleriyle bağ kurmak için programlanmıştır. Bu yüzdendir ki yalnız bırakılmayı ve reddedilmeyi hayatta kalmayı ciddi şekilde tehdit eden durumlar olarak yaşantılarız. Hem biyolojik hem de kültürel sebepler nedeniyle çoğu insan tam olarak mutlu ve tatminkar bir hayat sürmek için uzun sürecek ve azalmayacak bir aşka ihtiyaç duyduğuna inanır. Ne var ki gerçekte aşk nadiren uzun süren ve sabit kalan bir durumdur. Uzun süreli aşk kendiliğinden gerçekleşmez; çaba, fedakarlık, savunmasız ve kırılabilir olmaya gönüllülük gerektirir. Aşkın ne olduğunu, nasıl işlediğini anlatan ve bilimsel verilere dayanan birkaç gerçeğe kısaca göz atalım:

1. Aşk, şehvet ve tutkudan farklıdır.

Fiziksel çekim, aşkın ve romantik ilişkilerin önemli bir parçası ancak araştırmalar aşkın, şehvetten ve tutkudan farklı bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Görüntüleme teknikleriyle yapılan araştırmalar, şehvet ve tutku gibi duygular deneyimlendiğinde beynin ödül/motivasyonla ilişkili kısımlarının aktive olduğunu; aşk deneyimlendiğinde ise empati ve şefkatle ilintili kısımların harekete geçtiğini gösteriyor.  

2. Aşk hem anlık bir duygu hem de uzun süreli bir ruhsal durumdur.  

Çalışmalar âşık çiftlerin birbirlerinin mimiklerini, hareketlerini ve ifadelerini hatta fizyolojik ritimlerini bile aynaladığını (yansıttığını) gösteriyor. Bu özelliğiyle anlık olan aşk, diğerinin iyiliğinin istendiği, acısının üzüntü verdiği ve diğerine yardımcı olma arzusunun motive ettiği uzun süreli bir ruhsal ve zihinsel durum da teşkil ediyor.

3. Uzun süreli aşk çaba ister.

Aşk ilişkileri üzerine yapılan çalışmaları konu alan bir meta-analiz, uzun süredir birlikte olan çiftlere dair bazı davranış biçimlerinin altını çiziyor: Uzun süreli ve yoğun aşk yaşayan çiftler bir arada değilken birbirleri hakkında olumlu biçimde düşünmeye meyilli. Benzer şekilde bu çiftler birbirlerinin kişisel gelişimini ve değişimini de destekleyerek yeni şeyler öğrenip kendilerini geliştirebilecekleri ortak deneyimlere girişmeye hevesli oluyor.

4. Sevme kapasitesini geliştirmek mümkündür.

Yapılan araştırmalar kişinin kendisine şefkat göstermesinin ve farkındalığını geliştirmesinin kısa süre içerisinde daha olumlu ve empatik olmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. Uzun süredir mindfulness (farkındalık) ve şefkat meditasyonu çalışmaları yapan keşişlerde beynin alfa dalgalarının bu çalışmalara yeni başlayan keşişlerdekine oranla daha farklı bir ritme sahip olduğu görülüyor. Farkındalık ve şefkat meditasyonları beynin empati ve olumlu duygularla ilintili bölgelerindeki aktiviteyi arttırıyor, öte yandan beynin korkuyla ilintili bölgelerindeki aktivasyonu azaltıyor. Empati ve olumlu duygular diğerleriyle olan ilişkiyi geliştiriyor ve güvenli bağlanmayı –dolayısıyla aşkı- da kolaylaştırıyor.

5. Aşk sadece zihinle ilgili değildir.

Birçok araştırma uzun süreli aşkın ve bağlanmanın fiziksel sağlığı uzun vadede olumlu şekilde etkilediğini gösteriyor. İstenmeyen yalnızlık ve diğerleriyle temastan yoksun kalma ise araştırmalara göre uzun vadede fiziksel sağlığı olumsuz etkiliyor. Araştırmalar bu etkinin özellikle erkeklerde belirgin olduğunu gösteriyor ve eş kaybının erkeklerde erken ölüm riskiyle ilintili olabileceğini düşündürüyor.

6. Aşk sonsuza dek sürebilir.

Nasıl ki bireyler aynı kalmıyor ve sürekli olarak değişiyorsa aşk da bu kurala tabidir. Yaşam deneyimleri sadece zihnimizin yapısını ve işleyişini değil tüm biyolojimizi, davranış ve düşünce biçimlerimizi de değiştirir. İlişkiler taraflardan birinin ya da her ikisinin ihtiyaçlarının değişmesi ve farklı yönlerde ilerlemesi karşısında zorlu bir sınavdan geçer ve bu kural hemen her zaman geçerlidir. Ne var ki Stony Brook Üniversitesi’nden Profesör Art Aron ve arkadaşlarının yaptığı çalışmanın ilginç sonucu bu kuralın istisnalarına işaret ediyor: Çalışmaya katılan kişilerden partnerlerini düşünmeleri istenmiş ve bu sırada beyin aktiviteleri görüntülenmiş. Uzun süreli ve yoğun aşk yaşadıklarını belirten kişilerin beyin görüntüleme verileri yeni aşık olduklarını belirten kişilerin verileriyle büyük oranda benzerlik göstermiş.

Referanslar:

Acevedo, B.P., Aron A., Fisher, H. E, & Brown, L. (2012). Neural correlates of long-term intense romantic love. Social Cognitive and Affective Neuroscience, 7, 145-159. ?

Aron, A., Norman, C. C., Aron, E. N., McKenna, C., & Heyman, R. (2000). Couples shared participation in novel and arousing activities and experienced relationship quality. Journal of Personality and Social Psychology, 78, 273-283. ?

Barbara, L. Frederickson (2013) Love 2.0: How Our Supreme Emotion Affects Everything We Feel, Think, Do, and Become. Hudson Street Press.

https://www.psychologytoday.com/blog/the-mindful-self-express/201311/10-research-based-truths-about-people-in-love

Temalar ve temel ruhsal ihtiyaçlar

Şemalar yaşamın erken yıllarında öğrendiğimiz, kendimiz, diğerleri ve dünya hakkındaki temel inançlarımızdır. Şemaların temelleri çocukluk yıllarında atılır ve yıllar içerisinde kendini tekrar ederek pekişir ve yerleşir. Şemalar sadece bir düşünce ve inanç sistemi değil, yaşamın çeşitli yerlerinde faklı şekillerde ortaya çıkabilen, düşünce, duygu ve davranış formülleridir. Dünya bir matematik sorusu ise, soruyu çözmek için kullanılan formül bilişsel şemalarımızdır.

Şemaları bu kadar net biçimde tanımlayabiliyor olmamıza rağmen, onlar zihinde diğer bilgilerden ve gerçeklerden ayrı bir yerde, değiştirilmeyi bekler biçimde yer almaz. Dünyayı, kendimizi, diğerlerini, tüm olup biteni anlama biçimimize yedirilmiş şekilde, hayat gerçeğimize dönüşürler.  Uyumsuz (maladaptif) şemalar her ne kadar olumsuz duyguların kökeninde yer alsalar da, birey tanıdık ve alışılmış bulduğu için bu şemalara adeta yapışır. Bu inançlar bir öngörü ve kontrol hissi sağlar, rahat ve tanıdıktır.  Örneğin, “dayanıksızlık” şeması olan bir birey, bir hastalığı olup olmadığına yönelik taramayı, kendini kötü hissettirdiğini bilmesine rağmen bırakamaz. Çünkü bu onun olası bir tehdidi fark etme, önlem alma ve korunma yoludur. Yani şemalar değişime dair dirençlerini de içlerinde barındırır.  

Birey dünyaya geldiği ilk andan itibaren adaptasyon sağlama çabasındadır. Bu adaptasyon sürecinde fiziksel ihtiyaçları gibi vazgeçilmez duygusal ve sosyal ihtiyaçları vardır. Bir çocuğun güvende hissetmeye, bağlanmaya, özerkliğe, özsaygıya, kendini ifade etmeye ve gerçekçi sınırlara ihtiyacı vardır. Büyürken, bu gibi ihtiyaçlar yeterince karşılanmadığında, adaptif gidişat bozulur ve maladaptif bir form alır. Yani erken dönem uyumsuz şemalar ortaya çıkmaya başlar. Örneğin, babası yeterince ilgi göstermeyen bir çocuk, her geçen gün kendisinin ilgi çekmeyen ve kayda değmez biri olduğuna biraz daha inanır. Oysa ilgi göstermeyi gözden kaçıran ya da böyle bir temas yolunu bilmeyen, ebeveynidir.

Her birey kendine özgü ve orijinaldir ancak psikolojik rahatsızlıklar ortaktır. Bir şeyler ters gittiğinde insan ruhu birbirine benzer tepkiler verir. Bilişsel şemalar da belli başlıklar altında toplanmıştır. Temel ihtiyaçlar karşılanmadığında ortaya çıkan şema kategorileri aşağıdaki gibidir:

Haftaya bu temel ihtiyaç alanlarını açıklayarak kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Kaynak:

Schema Therapy: A Practitioner's Guide by Jeffrey E. Young, Janet S. Klosko and Marjorie E. Weishaar (Nov 3, 2006)

Reinventing Your Life: The Breakthough Program to End Negative Behavior...and FeelGreat Again by Jeffrey E. Young, Janet S. Klosko and Aaron T. Beck (May 1, 1994)

Çocuklarda hayali oyun

Çocuklar hayali oyunda kendilerini başka insanların yerine koyar, farklı roller oynar, oyuncaklar veya eşyaları kullanarak olmadıkları kişiler olduklarını, görmedikleri yerlerde yaşadıklarını hayal eder, henüz yapmadıkları şeyleri deneyimlerler. Bilişsel gelişimleri izin verdiği ölçüde, hazır oldukları oyunları oynamaya başlarlar. Hayali oyunun ilk işaretleri 18 aydan itibaren, çevrelerinde gördüklerini taklit etmeleri şeklindedir. Anne gibi ayakkabı giyme, baba gibi çatalı tutma modelleme yoluyla oynanır.

Çocukların belli zihinsel becerileri gelişmeye başladığı zaman oyunlarında da değişim görülür. Bir kutuyu telefonmuş gibi kulağına götürüp konuşan bir çocuk nesnelerin zihninde başka şeylerin yerine geçebileceğini kavramıştır. Sembolik olarak oyuncaklara başka anlamlar yükleyebilir artık ve böylece, 2 yaşa yaklaşırken hayali oyunun ilk denemeleri görülür. Oyuncak bebekleri gerçekmiş gibi beslemek, giydirmek bu yaşın sevilen sembolik oyunudur. Uyuyormuş gibi yapmak, işe gider gibi veya yemek yapar gibi oynamak kendini taklit etme yoluyla kendilik imajını geliştirme oyunlarıdır.

2 yaşını geçen çocuklar sembolik düşünme konusunda iyice uzmanlaştıklarından artık oyunlarında gerçeğe benzeyen oyuncaklar kullanma ihtiyacı da azalır. Daha önce oyuncak bebeğini beslerken bir biberona ihtiyaç duyabilirken, artık bir top bile bu yeri tutabilir, çünkü gelişen zihni artık gerçek ve hayal arasındaki boşluğu kendiliğinden doldurur. Böylece 3 yaşa yaklaşırken oyunlar daha yaratıcı ve öğretici hale gelir. Dinozor savaşları yapılır, hayali doğum günü partileri verilir, açık denizde tekneye binilir, uzayda astronot olunur.

4 yaşını bitiren çocukların oyun içerikleri daha da gelişmiştir. Oyunlar artık uzun hikayelerle beslenir, pek çok farklı yerde geçebilir hatta birçok karakter içerebilir. Sosyal becerilerin geliştiği bu dönemde çocuklar arkadaşlarla oynanan oyunlardan daha fazla keyif almaya başlarlar. Sosyal oyunlarda her çocuk oyuna kendi hayal gücünü katar, böylece çocuklar karşı tarafın isteklerini fark etme şansı bulurlar.

Çocuklar her yaşta, içinden geçtikleri zihinsel, duygusal ve sosyal gelişim aşamalarına yönelik oynarlar. Bu oyunlarda pratik yapma ve uzmanlaşma fırsatı yakalarlar. Soyut düşünme becerileri henüz gelişmemiş çocukların deneyim kazanması açısından hayali oyunun yeri doldurulamaz.

OKUMA ÖNERİSİ

Mahremiyetin Dönüşümü

Çağdaş sosyolojinin önde gelen düşünürlerinden Anthony Giddens bu kitabında, kadınların modernlik sürecinde kişisel ilişkilerde gerçekleştirdikleri büyük değişimleri çarpıcı biçimde yorumluyor. Zamparalığın artık neden demode bir şey olduğundan seks bağımlılığına; Freud, Foucault, Reich, Marcuse'ün teorilerinden eşcinsel kültürüne; pornografinin yaygınlaşmasından ebeveyn-çocuk ilişkisindeki değişimlere dek birçok konuda ufuk açıcı yorumlar getiren son derece önemli bir kitap Mahremiyetin Dönüşümü. Temel kaygısı ekonomik büyüme ve teknolojik denetim değil, duygusal doyum ve tinsel olgunluk olan bir uygarlık yaratmanız gerektiğini düşünenler için…