Doğum sonrası depresyon mu, annelik hüznü mü?

Doğumdan hemen sonra yaşanan olumsuz duygular annelik hüznü müdür yoksa daha ciddi bir sorun olan doğum sonrası depresyona mı işaret eder? Mükemmeliyetçilik nedir ve farklı türleri var mıdır? Uyku bebeklerin ne işine yarar? Bugün mercek altına aldığımız konularımız kısaca böyle. Pazar gününe dek keyifli okumalar!

Yeni anne olan kadınların büyük bir çoğunluğu (yaklaşık %80’i) doğum sonrasında, annelik hüznü (baby blues) yaşar. Sağlıklı bir hamilelik geçirmeyi sağlayan hormonların seviyesinin doğum sonrasında bir anda düşmesiyle meydana gelen annelik hüznünde sıkça değişen duygudurumlar, ağlamaklı olma ve bunalma hisleri ortaya çıkar. Buna doğumdan sonra uyku düzeninin bozulması ve ebeveyn olmanın sorumluluğu da eklenince bebeğin aileye katıldığı ilk günlerde annenin bu denli yoğun ve olumsuz duygular hissetmesi son derece olağandır. İyi haber, annelik hüznünün 2-3 hafta arasında ortadan kaybolması ve hem zihnin hem de vücudun bu değişime ayak uydurmaya başlamasıdır.

Ancak doğum sonrası ortaya çıkan bu belirtiler daha ciddi bir soruna da işaret edebilir. Kadınların yaklaşık %20’sinin doğum sonrası (postpartum) depresyon ya da kaygı yaşadığı düşünülürse bu belirtilerin ciddiye alınması ve yakından takip edilmesi “lohusalık canım, gelir geçer” denerek geçiştirilmemesi hayati önem taşır. Annelik hüznü ve doğum sonrası depresyonun bazı belirtileri benzerdir. Örneğin yeni anneler sıklıkla ağlar ancak bir anne her gün ve gün boyunca ağlıyorsa; üstelik işlevselliğini yitirmişse doğum sonrası depresyondan bahsetmek mümkün olur.  Diğer bir deyişle hissedilen duyguların olumsuzluğu değil bu olumsuz duyguların ne sıklıkta ve ne kadar süredir hissedildiği, bununla birlikte işlevselliğin ne kadar yitirildiği önemlidir. Eğer belirtiler doğumu takip eden üç haftadan fazla sürüyorsa artık annelik hüznünden söz edilemez. Özellikle de süreğen bir anksiyete ve öfke söz konusu ise doğum sonrası depresyon düşünülmelidir. Annenin sürekli uyumak istemesi ve normalden fazla uyuması, bebekle vakit geçirmekten kaçınması ve keyif almaması, bebeğinden korkması, iştahında ciddi bir değişiklik, kendine zarar vermeyi düşünmesi, anne olmasının hata olduğunu düşünmesi annelik hüznünden çok, doğum sonrası depresyonu düşündürmelidir. Özellikle kişinin geçmişinde ya da ailesinde bir depresyon öyküsü var ise daha da dikkatli olunmalıdır.

Önemli olan, doğum sonrası depresyon yaşayan annelerin ya da ailelerinin yardım almaktan çekinmemesidir. Birçok anne bu durumdan utanç duyduğu için yardım almamakta ve aslında tedavi edilebilen bir sorun olan doğum sonrası depresyonu atlatmakta zorluk çekmektedir. Tedavi edilmediğinde intihar da dahil olmak üzere ciddi sonuçları olabilecek doğum sonrası depresyon uzman ve aile desteğiyle çözülebilecek bir sorundur.

 

 

Bebekler uykuda öğrenir

 

Bebeklerin vaktinin büyük çoğunluğu uykuda geçer. Eğer uykunun sadece dinlenmek için olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.  Bebeklerin dünyadaki ilk senelerinde yaşadıkları gelişimde uykunun ne kadar önemli rolü olduğu güncel araştırmalarca desteklenmekte. Yaşanan olayların ve yeni bilgilerin depolandığı öyküsel belleğin uyku sırasında çalışmaya devam ettiği artık biliniyor.

Almanya’da 216 sağlıklı bebek incelenerek yapılan bir araştırma, gündüz uykusunun hatırlama becerisi üzerindeki etkisine odaklanıyor. 6-12 aylık bebeklere uykudan hemen önce yeni bir oyun öğretilmiş ve 24 saat içinde birkaç kez tekrarlamaları istenmiş. Uyuyan ve uyumayan bebekler karşılaştırıldığında, gündüz uykusuna yatmayan bebeklerin oyunu hatırlama oranlarının belirgin şekilde düşük olduğu gözlenmiş.  Araştırma sonuçları, bebeklere yeni bilgiler öğretmek için en uygun zamanın uykuya yatmadan önce olduğuna işaret ediyor. 30 dakikadan az gündüz uykusunun hafızanın gelişimine bir faydası olmadığı da bulgular arasında.

İlk senesinde bebekler pek çok farklı uyaranla karşılaşır. Öğrenmenin kalıcı olabilmesi için edinilen bilgiler gündüz uykularıyla desteklenmeli. Böylece bebekler hem fiziksel olarak dinlenecek ve yeni bilgiler öğrenmeye hazır olacak, hem de uyku sırasında desteklenen hafıza daha kalıcı olacaktır.

Sabine Seehagen, Carolin Konrad, Jane S. Herbert, Silvia Schneider. Timely sleep facilitates declarative memory consolidation in infants. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2015.

 

Aşk Sürebilir mi? Zamana Karşı Romantik Aşkın Kaderi

Stephen A. Mitchell bu kitabında romantik aşkı ve aşkın bozulma sürecini ele alıyor. Romantik aşk arayışının canlılık ve anlam arayışına eşlik ettiğini söyleyen Mitchell, otuz senelik klinik deneyimine dayanarak çağımızda gitgide daha az rastlanan anlamlı yaşamları yaratmanın aşk anlayışımızla yüzleşmekle mümkün olabileceğini ortaya koyuyor. Eğer aşkın risklerinden kendimizi korumak için kullandığımız yıkıcı çabalarımızın farkına varabilirsek, aşkın sürebileceğini gösteriyor. Aşk Sürebilir mi? akıcı anlatımı, örnek hikayeleri ve okuru kendi hayatı üzerine düşünmeye çağıran diliyle geniş bir okur kitlesine hitap ediyor. 

 

Mükemmeliyetçilik

Başarıya ulaşmış kişilerin, mükemmeliyetçi özelliklere sahip oldukları bilinen bir gerçek. Ancak mükemmeliyetçilik bir yandan stres düzeyini arttırıyor ve bazen de başarının önünde bir engel oluyor. Buna rağmen pek kolay vazgeçilen bir özellik olmadığını söyleyebiliriz. Peki mükemmeliyetçilik ne zaman başarıyı sağlar, ne zaman başarıya engel olur?

Son 20 yılda mükemmeliyetçilik üzerine yapılmış 43 araştırmayı gözden geçiren araştırmacılar, mükemmeliyetçiliği iki türe ayırarak birinin başarıyı arttırmaya yardımcı olduğunu diğerinin ise başarıyı sabote ettiğini söylüyor.

Negatif mükemmeliyetçilik, başarının ve üretkenliğin önünde engel olduğu gibi anksiyete, depresyon ve yemek bozuklukları ile de ilişkili bulunuyor. Özellikle hayatın her alanında mükemmel olma çabasının genel stres düzeyini en çok arttıran kişilik özelliği olduğu vurgulanıyor. Negatif mükemmeliyetçilik karşılanması mümkün olmayan yüksek standartlara ulaşma kaygısı ve hata yapma korkusu içeriyor. Dikkat ve konsantrasyon yapılan işin kendisinden çok, mükemmel olma kaygısına yöneliyor. Bu kişiler aynı zamanda diğerlerinin beklentilerini karşılayamama ve onları hayal kırıklığına uğratma endişesi yaşıyor. Bu kişilik özelliği bireyi iş yaşamında tükenmişlik sendromu yaşamaya da yatkın hale getiriyor.

Pozitif mükemmeliyetçilik ise kişinin kendine ulaşılabilir hedefler koyması ve bunlara ulaşmak için mümkün olan en işlevsel çabayı göstermesi şeklinde tanımlanıyor. Negatif mükemmeliyetçilikten en önemli farkı ise bu durumda kişinin kendine acımazsız davranmaması ve gerçekçi olması. Bu tür mükemmeliyetçilikte kişi çevresini, imkânlarını ve yeteneklerini gerçekçi biçimde değerlendirebiliyor ve istikrarlı bir çaba gösteriyor. Mükemmeliyetçiliği bu şeklinde yaşayanlar çok daha az anksiyete hissediyor ve başarılarından tatmin oluyorlar.

Araştırmayı yürüten Dr Andrew Hill, negatif mükemmeliyetçiliğin tüm kaygıyı kişinin kendi başarısı ve performansına yönlendirerek, kişiler arası ilişkilerde duyarsızlığa da yol açtığını söylüyor. Tüm hatalar bir felaket gibi görüldüğü için herhangi bir aksilik ya da hataya tahammülü azaltarak kişinin çevresindekiler için de hayatı zorlaştırdığını belirtiyor.

Araştırma sonuçlarına göre hataları tolere etmemenin öğrenmeyi de engellediğini, bu sebeple tekrarlayan başarısızlıkların bir kısır döngüye sebep olduğunu belirtiliyor. Dr Hill, mükemmeliyetçi kişilerin hataları kabul etmeleri, gerçekçi hedefler koymaları gerektiğini söylüyor. Negatif mükemmeliyetçiliği negatif boyutta yaşayan kişilerin öğrenmek için kendilerine izin vermeleri gerektiğini vurguluyor.

Hill, A., Curran, T., (2015)  Multidimensional Perfectionism and Burnout
A Meta-Analysis Faculty of Health and Life Sciences, York St John University