Ruhsal Esneklik ve Dayanıklılık

Bugün ruhsal esneklik ve dayanıklılıktan bahsettik. Ardından çocukların akademik başarısında ailelerin rolüne göz attık. Son olarak da güven problemi üzerinde durduk. Herkese güzel pazarlar ve keyifli okumalar!

Hayatımızdaki zorlu olaylarla nasıl başa çıkıyoruz? İş kaybı, ekonomik sorunlar, boşanma, tartışmalar, kayıplar ve hastalıklar… Bazılarımız bu gibi durumlarda yoğun ve olumsuz duygular hissedip atlatmakta zorlanırken, bazılarımız kötü hissetse de sakin kalıp, hayatlarına devam eder. Bu kişiler ruhsal açıdan daha esnek ve dayanaklıdır. Esneklik, dışsal olaylardan etkilenmek, ancak doğal bir biçimde temel ruh haline geri dönebilmektir. Bu da ruhsal açıdan daha dayanıklı olmayı sağlar.
Ruhsal dayanıklılık zorlu durumlar ve hayal kırıklıklarının içinden umarsızca sıyrılarak ve bunları yok sayarak hayata devam etmek anlamına gelmez. Zorlu yaşam olaylarını öylece atlatmak hiçbirimiz için gerçekçi değil. Ancak bunları hikâyemizin kendisi değil, zorlu bir parçası olarak görmek ve başa çıkmak için çaba sarf etmek mümkün.
Peki neden bazılarımız başa çıkma konusunda daha iyi? Bu elbette birçok faktöre bağlı. Dr. Paul Wong daha esnek ve dayanıklı kişilerin sahip oldukları özellikleri şöyle sıralıyor:
Gerçekçi değerlendirme: Yaşanan sorunlar ya da travmalar hayatlarının merkezi değil, yalnızca bir bölümüdür.
Gerçekçi farkındalık: Kendine ve diğerlerine dair gerçekçi bir farkındalığa sahip olmak. Sorumluluklarının olduğu kadar ihtiyaçlarının da farkında olmak, bunları dengelemeyi sağlar.
Kabul ve kararlılık: Olumsuz duygular birden bire, görmezden gelerek, bastırarak ya da inkâr ederek geçmez. Kabul etmek, bu olumsuz duygulara tamamıyla teslim olmak anlamına gelmez. Duygunun varlığını kabul edip, çözüm bulmak ya da zamanı geldiğinde tekrar her zamanki gibi hissedeceğini bilmek doğal bir başa çıkmadır.
Yakın ve işlevsel sosyal ilişkiler: Bu sosyal ilişkiler hem eğlence hem de paylaşım ve destek içerir.
Yalnız kalabilmek: Televizyon, internet, aşırı yemek, alkol ve diğer maddeler ile oyalanmaksızın, kendiyle kalabilme ve iyi vakit geçirebilme deneyimi dayanıklılığın önemli bir destekleyicisidir.
Belirsizliğe tahammül etmek: Her sorunun mutlak bir çözümü olduğunu ve bunu bir an önce bulmak gerektiğini düşünmek tahammül gücünü azaltır. Belirsizliğe tahammül etmek ise esneklik kazandırır.
Kendine özen göstermek: Uyku, beslenme, kişisel bakım ve egzersiz konularında kendine özenli olmak ve bunları alışkanlık haline getirmek özsaygıyı destekler.
İşbirliği kurmak: Yardım almak ve etmek hayatı kendimiz ve diğerleri için daha kolay hale getirir.
Çok yönlü düşünmek: Alternatif ve olasılıkları değerlendirmek zihinsel bir esneklik sağlar. ‘Bu durumun benim düşündüğümden farklı bir açıklaması olabilir mi?’ ‘Daha farklı davranırsam sonucu ne olur?’
Kendini ifade etmek: Yalnızca diğerlerine ifade ederek değil, düşünerek ve yazarak kendimiz ile de temas kurmak farkındalığı destekler.
Problem çözme becerisi: Aksiyon odaklı olmak ve plan yapmak, sorunlara karşı hareket kabiliyeti kazandırır.
Elbette bu özelliklerin hepsine bir arada sahip olamayabiliriz. Ancak sahip olduklarımızı koruma, ihtiyacımız olanı geliştirme ve zorluklarla başa çıkma konusunda dayanıklılığımızı arttırmak mümkün.
Kaynak: Wong, Paul. (2011) The Positive Psychology of Persistence and Flexibility.

 

KİMSEYE GÜVENİM YOK

Küçük dozlarda olduğunda şüphe iyidir. Bizi hoş olmayan durumlardan ve hayal kırıklıklarından korur. Ancak güven olmadan ne arkadaşlık ilişkisinden, ne profesyonel ilişkiden ne de romantik ilişkiden söz etmek mümkün olur. Peki güven bu denli önemliyken, nasıl olur da kimileri bir ötekine güvenmekte bunca zorluk yaşar?

Psikoterapist ve psikiyatr Christophe André, söz konusu güven ve şüphe olduğunda insanları iki temel kategoriye ayırmanın mümkün olduğunu söylüyor: Daha başından güvenenler ve daha başından şüphe edenler. Şüpheye ve şüpheci olmaya hemen patolojik bir bakışla yaklaşmamak gerek. Şüphe ve güvensizlik aslında evrimsel olarak doğal ve işlevsel. Ne var ki fazlaca ve sistematik şekilde uygulandığında, kişiyi yalnızlığa ve izolasyona sürükleyebiliyor. André, “Bir tür sosyal fobi olarak değerlendirebileceğimiz şüphe, dış etkenlere karşı fazla duyarlı kişilerde görülüyor” diyor. Bir anlamda savunmasız, kolay incinebilir ve hassas kişiler şüpheyi duyarlılıklarına karşı bir tür savunma ve korunma mekanizması olarak kullanıyor.

Şüphe büyük ölçüde bebeklik döneminden kalan bir miras. Bebek anneyle olan ilişkisinde paradoksal bir durum yaşar. Yaşamı ve iyiliği için bir yandan annesine / bakım verene güven duyarken bir yandan da şüpheyi öğrenir. Ağlayan bebek annesi onu yatıştırmaya yeterince çabuk gelemediğinde açlık, sancı ve korku gibi yalnız başına tahammülü henüz güç olan olumsuz duyumlar yaşamaya başlar. Onu yatıştıran, ona besin, sevgi ve sıcaklık veren “iyi anne” dışında başka bir annenin varlığı söz konusudur. Bebek onu bekleten, mahrum bırakan, doyurmayan “kötü anne” ile de tanışır. Artık biliyordur: Anne her zaman orada olmayabilir; kendisini doyurmakta ve sevmekte gecikebilir. Bu da hem bebeğin kendi tüm güçlülüğüne (dünyanın ve annenin tüm iplerinin kendi elinde olduğuna dair bebeğin ilkel inancı) hem de annenin iyiliğine dair imgeye gölge düşürür. Psikanalist Melanie Klein’a (1882-1960) göre bebeğin gelişiminin doğal bir parçası olan bu hayal kırıklığı ve güven zedelenmesi duygusal çemberin tümünü ele geçirdiğinde sorun teşkil etmeye başlar. Bir süre sonra bu duygusal ikirciklilik (annenin hem yumuşaklığı ve şefkati hem de ona karşı duyulan güvensizlik) bireyin ileride kuracağı ilişkilerin sıradan ve olağan bir parçası haline gelir. Ne var ki çocuk, anne babadan korkuyorsa ya da anne baba da dünyaya karşı şüpheci bir yaklaşıma sahipse bu çiftdeğerli, ikircikli hisler perçinlenebilir.

“İnsanlara güvenme!” “Her önüne gelenin peşinden gitme!” ya da “Herkesin söylediğine inanma!”. Bu tür uyarılar çocuğun güvenliği için faydalıdır ancak temkinli şekilde ve sadece gerektiğinde kullanılmalıdır. Aksi takdirde çocuk, dünyayı korku veren vahşi bir orman, içinde yaşayanları da her an saldırıya hazır düşmanlar olarak görecektir. Bir diğeriyle ilişkiye girmek daima risk almak demektir. Yapılması gereken ne baştan şüpheyle yaklaşmak ne de baştan tamamen güven duymak olmalıdır. Yeni tanıştığınız birine hemen güvenmemek sizi paranoid değil dengeli ve sağduyulu birisi yapar. Karşıdakine sürekli şüphe ve güvensizlik duymak ise kişinin kendisine ve dünyada var olabilme kapasitesine dair bir zorlanmayı düşündürecektir. Çocukluk hatta bebeklik dönemlerinde edinilmiş makul düzeyde bir güven duygusu kişiyi yeni tanıştıklarıyla risk alma ve hayal kırıklığına uğrama ihtimali konusunda güçlü ve dayanıklı hale getirecektir.

OKUL BAŞARISINDA AİLENİN ROLÜ

Okul seçimi aileler için sıkıntılı bir dönem. Özellikle son yıllarda ebeveynler bu konuda oldukça seçici davranıyor. Okul seçerken akademik başarıyı garantilemesi, ders dışı aktivitelere önem vermesi, sosyal ortamının sağlıklı olması, yabancı dil konusundaki başarısı, hatta hepsini bir arada sunması tercih sebebi. Çocukların gideceği okul adeta gelecekteki mutluluklarının tek belirleyicisi gibi bir algı var son dönemde. Oysa nasıl başarı mutluluğun tek koşulu değilse, okul da başarıyı etkileyen tek faktör değil.

Amerika’da yapılan bir araştırma akademik başarı üzerinde ailesel etkenlerin önemini incelemiş. Aile üyeleri arasındaki bağ, güven, sağlıklı iletişim ve çocukların okul hayatına gösterdikleri ilginin akademik başarı üzerinde okulun sunduğu imkanlardan daha önemli olduğu sonucuna ulaşılmış. Öğretmenlerin eğitim yöntemleri ve öğrencilerin ihtiyaçlarına duyarlı olmaları gibi faktörler de akademik başarı üzerinde etkili. Ancak bu faktörlerin etkisi ailenin sunduğu sağlıklı ortamın yarattığı etkinin önüne geçemiyor.

Anne babaların çocuklarına çalışma motivasyonu sağlayacak bir ortam sunması önemli. Ulaşılabilir yükseklikte hedefler koymak bunun ilk adımı. Başarıyı sadece notlarla ölçmek yerine, çocukların diğer güçlü yanlarını da vurgulamak gerekiyor. Onlarla okul ve hedefleriyle ilgili sohbet etmek ve anne baba olarak sizden beklentilerini sormak, güvenli ilişki kurmaya yardımcı oluyor. Okul aktivitelerinde yer alan ve öğretmenlerle yakın iletişimde olan ebeveynlerin çocukları kendilerine ve okul hayatlarına önem verildiğini hissediyor. Tüm bu aile desteğinin akademik başarıya gözle görülür bir katkısı var.

Mikaela J. Dufur, Toby L. Parcel, Kelly P. Troutman. Does Capital at Home Matter More than Capital at School?: Social Capital Effects on Academic Achievement. Research in Social Stratification and Mobility, 2012

OKUMA ÖNERİSİ

Yüzü Olmayan Adam : Bir Nörologdan Hikayeler

 İnsan beyni kişiliğimizin merkezi. Onun hissediyor, onunla hatırlıyor, onunla düşünüyor ve onunla düş kuruyoruz.  Nöroloji uzmanı Dr Christopher Kessler meslek hayatı boyunca karşılaştığı vakalardan yola çıkıyor. Yüzü Olmayan  Adam’da yer alan hikâyelerden beyin rahatsızlıklarının bir insanın kişiliğini nasıl değiştirebileceğini ve o insanın  hayatını nasıl yerle bir edebileceğini anlıyoruz. NTV yayınlarından çıkan kitabı Türkçeleştiren Itır Arda.

 

 

THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde; Uzm. Psk. Burcu Gençer, Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.

SORULARINIZ İÇİN: info@therapiagroup.com

Facebook: facebook.com/TherapiaGroup

Twitter: TherapiaGroup

İnternet adresi: www.therapiagroup.com