Şiddet, saldırganlık ve terörün psikososyal boyutu - III

Bugün şiddet, saldırganlık ve terörün psikosoyal boyutundan bahsetmeye devam ediyoruz. Ardından bilinçdışı öğrenmeye göz atıyoruz. Son olarak da farklı anaokulu modellerini konuşmayı Fröbel ile sürdürüyoruz. Çarşamba yeniden buluşmak üzere keyifli okumalar!

Şiddetin her türlüsünün hemen herkes için ‘kötü’ olduğu tartışılmaz bir gerçek. Şiddet eylemlerinin giderek tırmandığı günümüzde, kimse şiddeti ve terörü savunacak bir kelime etmiyor elbette ancak anormal olaylar dünyasında yaşadığımızı kabul edip, duyarsızlaşabiliyoruz. Bir yandan medyada ve hatta edebiyatta şiddetin ne kadar çekici olduğunu Reality Show’lar, kanlı gerilim ve korku filmleri ve tüm epik savaş filmlerini aklımıza getirerek anlayabiliriz.

Medya ve görsel sanatların var olmadığı çağlardan beri şiddet, acı ve kan neredeyse halka açık bir gösteri niteliğinde olmuştur. Gladyatör savaşları, orta çağdaki bol seyircili giyotin ve idam gösterileri…

Giovanni Scognamillo, her insanın içinde gizli bir canavar yaşadığını ve bu yüzden şiddetin, acının ve kanın seyircisinin her zaman bol olduğunu söyler. Bir gösteri unsuru olarak ‘çok satan’ bir fenomen olan şiddet, günlük hayattaki kan akıtan şiddetle ne kadar bağlantılı?

Şiddet ve saldırganlık, ana haber bültenlerinden çizgi filmlere neredeyse gün boyu ekrandadır. Yapılan son tahminlere göre bir çocuk, ilkokulu bitirene kadar TV ve sinemada yaklaşık 8000 kişinin öldürülmesini seyreder. Yapılan gözlem ve araştırmalar, çocukların özellikle erken yaşlarda şiddet sahnelerini büyülenmiş gibi seyrettiklerini gösterir. Şiddetin en belirgin ve sevimli hali Tom ve Jerry, Road Runner gibi çizgi filmlerde görülür. Bu çizgi filmlerde kahramanlar birbirinin üzerinden tankla geçer, uçurumdan atar, kocaman bir çekiçle kafasına vurur. Ölmüş olması gereken kahraman, her seferinde hayatına yeniden kaldığı yerden devam eder. Yani çocuk şiddetin ötekine kalıcı zarar vermediği, hatta etkilemediği yönünde bir mesajı içe alır.

Medyadaki şiddetin insan gelişimine olan etkileri de bazen direk bazen de dolaylı yoldan olur. Stanford Üniversitesi’nden Albert Bandura’nın deneyi, görsel unsurların bireyin şiddet ile ilişkisini nasıl şekillendirdiğini açıkça ortaya koyar. Bu deneyde ekran karşısına oturtulan çocuklara, ekranda elinde bir sopa ile büyük kuklalara saldıran ve vuran bir adam gösterilir. Daha sonra bu kukla ile yalnız bırakılan çocukların, tıpkı sahnede izledikleri adam gibi kuklaya saldırdıkları gözlemlenir. Daha sonra aynı sahne bu defa saldırgan adama da çevredekilerin saldırdığı başka görüntülerle birlikte gösterilir. Bu cezalandırma sahnesinden sonra yeniden kuklalarla baş başa kalan çocukların saldırgan davranışları azalır. Bu da çocukların şiddet yöneliminin yalnızca direkt olarak izledikleri materyaller ile değil; içinde bulunulan sosyal sistem bağlamında, sonuç algısı ve diğer duygular eşliğinde şekillendiğini ortaya koyar.

Kaynak:

1-    Scognamillo, G. 2014 Şiddet, Toplum, Birey ve Kan. Cogito

2-     Borum, R. 2004 Psychology of Terrorism

 

Bilinçdışı öğrenme

19. yüzyılın sonundan bu yana bilim insanları bilinçdışına dair sürekli olarak yeni bilgiler keşfediyor. Zihnin, kişinin bilgisi ve bilinci dışında işleyen kısmının yani bilinçdışının aslında ne kadar karmaşık durumları ne derece kolaylıkla ele alabildiğini gösteren bulgular her geçen gün artıyor. Genel ve yaygın kanı, bilinçdışının (eski deyişle bilinçaltının) şiddete, cinselliğe ve toplumsal normlara uygun olmayan dürtülere dair düşüncelerin ve arzuların bastırılıp depolandığı karanlık bir yer olduğudur. Oysaki bilinçdışı yalnızca bu arzu ve dürtülerden ibaret değildir. Benzer şekilde bilinç de cinsellik ve şiddet içerikli dürtü ve arzulardan arınmış bir alan değildir.

Bugüne dek edinilen bilgiler, bilinçdışının, düşünme süreçlerinde varılan sonuçlara ve yargılara zemin oluşturduğunu ve hem problem çözmede hem de karar vermede önemli bir paya sahip olduğunu gösterir nitelikte. Üstelik her iki alanda bilinçdışının çoğu zaman bilinçten daha iyi bir iş çıkardığı biliniyor. Öyle ki birçok zihinsel işlemin, özellikle de karmaşık olanların, bilinçdışı tarafından gerçekleştirildiğini söylemek mümkün. Diğer bir deyişle, bilinçdışı zihin bilinç düzeyindeki zihnin öğrenemediği birçok karmaşık paterni ve düzeneği öğrenme yeteneğine sahip.

Bilişsel bilimler profesörü Pavel Lewicki ve çalışma arkadaşlarının gerçekleştirdiği bir araştırmada katılımcılardan dört kareye ayrılmış bir bilgisayar ekranına dikkatle bakmaları ve karelerden birinde bir X işareti belirdiğinde katılımcıların butona basarak işaretin bir sonraki seferde hangi karede belireceğini tahmin etmeleri istenmiş. Araştırma tasarısı oluşturulurken X işaretinin nerede belireceği, karmaşık bir kural dizisine göre düzenlenmiş ne var ki katılımcılara bu konuda bilgi verilmemiş. Örneğin X işareti hiçbir zaman aynı karede arka arkaya belirmeyecek şekilde ve en az iki ayrı karede belirmeden önce aynı karede yeniden belirmeyecek şekilde planlanmış. X’in ikinci lokasyonu üçüncü lokasyonunu belirleyecek şekilde, ikinci ve üçüncü lokasyonlar da dördüncü lokasyonu belirleyecek şekilde tasarlanmış.

Araştırma, katılımcıların verdiği yanıtlardan yola çıkarak bilinçdışının bu ve benzeri karmaşıklıktaki paternleri ya da kural dizilerini öğrenebildiğini, bunu yaparken de bu başarısını zihnin bilinç düzeyine haber vermediğini gösteriyor. Diğer bir deyişle kişi bu karmaşık paterni öğrenebildiğini fark edemiyor. Araştırmacılar öğrenmenin gerçekleşmiş olduğu sonucuna şu sayede varmış: 1) katılımcılar zaman içerisinde doğru butona basma konusunda daha hızlanmış ve 2) kural dizisi (patern) bir anda değiştiğinde performansları ciddi derecede kötüleşmiş. Ne var ki, bilinçdışının bu etkileyici performansından bilinç düzeyi hiç haberdar olmadığı, katılımcıların bilinç düzeyinde nasıl bir paternin söz konusu olduğunu bilmedikleri gibi herhangi bir paternin var olduğundan bile haberdar olmadıkları ortaya çıkmış.

Bu etkileyici performanstan bilinç düzeyinde neden haberdar olmadığımız sorusunu ise kimi araştırmacılar evrimsel pragmatizmle açıklıyor: “Anlamamız neden gerekli olsun?” Yaşamda hedeflenen birçok amaçta evrimsel olarak bize gereken, bir paterni yahut kural dizisini öğrenebiliyor olmaktan fazlası değil. Diğer bir deyişle yaşamsal olarak gerekli olan, paternin ardındaki kuralları tam olarak deşifre edebilmek değil o paterni adaptif bir şekilde öğrenebilmek ve hayatta kalmak. Bilinçdışı öğrenme bilinç düzeyinde öğrenmeye göre son derece hızlı ve etkin bir öğrenme biçimi. Öyle ki “bilinçli” zihin diğer işlerle uğraşırken bilinçdışı öğrenme kişiye hem zaman hem de enerji kazandırıyor ve kişi bunun farkında olmasa da, yaşamı kolaylaştırıyor.

Kişi Olmaya Dair

Psikolojide insancıl (hümanistik) kuramın ve psikoterapi araştırmalarının öncülerinden Carl Rogers, Kişi Olmaya Dair isimli kitabında gerçekten bir birey olmaya giden yolu anlatıyor. Rogers "Yaşamın amacı nedir?" sorusuna "İnsanın gerçekten de olduğu kişi olması" ifadesiyle cevap veriyor.

“Şeffaflık ve gerçeklik en güvenli ortamdır. Kendi hislerime karşı bilinçli ve kabullenici olmayı başarabilirsem, bir başkasıyla da güvenli ilişki kurabilme olasılığım yükselir. Yani, ne olduğumu kabul edip öyle olmam ve karşımdaki kişinin de beni öyle görmesine izin vermem –çok zor olmakla birlikte- başarılması gereken bir görevdir.”

Rogers’ın en önemli yapıtlarından Kişi Olmaya Dair, dünyanın dört bir yanında milyonlarca kopya satmış bir eser. 

Farklı anaokulu modelleri-IV: Fröbel

İstanbul’da birkaç yıl önce açılan ilk Fröbel anaokuluyla anne babalar bu modelle tanıştı. Anaokulu kavramını ilk ortaya atan Alman eğitimci Frederick Fröbel, 1837 yılında okul öncesi çocukların ihtiyaçlarına yönelik bir program oluşturdu. Fröbel’e göre, oyun çocukların en etkili öğrenme yolu ve yetişkinlerin görevi, onları bu doğal öğrenme sürecinde dış etkilerden korumak. Farklı dillerde anaokulu anlamında kullanılan, Fröbel’in isimlendirdiği Kinder-Garten (çocuk bahçesi) kavramı tam da bu “koruyarak büyümesine yardım etme” fikrinden doğmuştur. Programda desteklenmek istenen beceriler sosyal iletişim, kendini özgürce ifade edebilme, yaratıcılık ve fiziksel aktivite olarak belirlenmiş.

Fröbel felsefesinin öne çıkan ve günümüz anaokulu programlarına katkısı olmuş bazı görüşleri şöyle:

- Oyun, çocukların dünyanın işleyişini anlamak için kullandıkları doğal bir ihtiyaçtır. Fröbel yaklaşımı oyunun tesadüfi ve sıradan olmadığını, tam tersi amaca yönelik ve öğrenme odaklı olduğunu savunur.

- Çocuklar farklı zamanlarda gelişir ve ancak hazır olduklarında yeni bir beceriyi öğrenebilirler. Bu yüzden her çocuğun kendi hızında ilerlemesine izin verilmelidir.

- Öğretmenler bilgiyi sağlayan birer yetişkin rolünde olmaktansa çocukların anlama becerilerini destekleyen birer rehber olmalıdırlar.

Çocuğunuz için Fröbel yaklaşımlı bir anaokulu seçtiyseniz sorun çözme becerilerinin güçlenmesini, problemlere farklı açılardan bakabilmesini ve bireyselliklerinin gelişmesini bekleyebilirsiniz. Oyunda kazandıkları yeterlilikler kendilerine güvenlerinin artmasına da yardımcı olacaktır.

Fröbel okullarına yapılan en büyük eleştiri ise programın günümüz koşulları için fazla katı olması. Bu yüzden modern Fröbel okullarında serbest oyuna daha çok vakit ayırmak, hayali oyunu destekleyecek oyuncaklar eklemek ve sanat, müzik gibi farklı aktiviteleri programa dahil etmek gibi değişiklikler yapılmıştır.

 

 

THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde; Uzm. Psk. Burcu Gençer, Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.

SORULARINIZ İÇİN: info@therapiagroup.com

Facebook: facebook.com/TherapiaGroup

Twitter: TherapiaGroup

İnternet adresi: www.therapiagroup.com