Temel ruhsal gereksinimler: Güven

Korku filmlerini neden sevdiğimizi incelemeye devam ediyoruz. Diğer konumuz ise temel ruhsal gereksinimlerden biri olan 'temel güven duygusu'.

Temel güven duygusu, bakması ve koruması gereken kişilere, zarar görmeyeceğine inanarak kendini teslim edebilmektir. Hayatın ilk yıllarındaki yaşantılarla, ötekilere ve dünyaya kaşı duyulan güvenin ilk temelleri atılır. Kendini güvende hissetmek, ruhsal gereksinimlerin temelidir. Bu duygu gelişmeden diğer gelişimsel süreçlere geçmek de zorlaşır. Kendini güvenden hisseden çocuk,  rahat ve spontan olabilir.

Ebeveynlerin duygusal ya da fiziksel olarak istismar edici olması, temel güven duygusunu sarsarak, güvensizlik algısına sebep olur. Bu durumda kişi en yakınlarından bile zarar görebileceğine dair bir inanç geliştirerek, kuşkucu bir korumacılığa bürünebilir. Ebeveynler, yalan söyleyerek, çocuğu korumayarak, fiziksel ya da duygusal şiddete başvurarak, çocuktaki temel güven duygusunun gelişmesine engel olabilirler. Bazı durumlarda temel güven duygusu, öğretmenler, akranlar ve çevredeki diğer unsurlar tarafından da zedelenebilir. Ancak en zarar verici olan çekirdek aile içindeki ve erken dönemdeki temel güven duygusunun sarsılması ya da hiç oluşmamasıdır.

Duygusal istismar, alay edilmek, aşağılanmak, aşırı eleştirilmek ya da duygusal açıdan acı çektirilmek şeklinde yaşanabilir. Bir başka durum da çocuk eğer ebeveynin istediği gibi davranmazsa cezalandırılacağı yönündeki algıdır. Bu durumda güvende olmak bir koşula bağlı hale gelir. Her şey yolunda gözükse bile çocuk aslıda kendini güvende hissedemez.

Güveni sarsan yaşantı, travmatik bir taciz olduğu durumlarda travma sonrası stres belirtileri ortaya çıkabilir. Kişi erişkin yaşamına kadar bu travmatik anı ile başa çıkmak için kaçınma, yok sayma, izolasyon gibi çeşitli başa çıkma mekanizmaları geliştirebilir.

Bazı durumlarda da kişi anne babası tarafından istismar edilmese bile, onlardan duyduğu kuşkucu ve güvensiz inançları içe alır. Ötekilere güvenilmemesi, her an her yerden bir zarar gelebileceğine dair görüşler de çocuğun güven içinde hissetmesini engelleyebilir. Çocukluklarında istismar ya da tacizi deneyimleyen kişiler, buna ek olarak kendini değersiz ve kusurlu hissedebilir. Bu anıların veya yaşandıkları dönemin çoğunluğu hatırlanmaz, anılar kopuk ya da sislidir.

Bu gibi yaşantıların tekrarlanması, çocukta güvensizlik (kuşkuculuk ve kötüye kullanılma) şemasının oluşmasına sebep olabilir.

Güvensizlik şeması oluştuğunda, somut bir kanıtınız olmasa bile yakınınızdaki kişilerin size zarar verebileceğine içten içe inanırsınız. Bazen de bu şemaya teslim olarak size zarar veren kişilere yakınlık duyabilir, onların yanında kalabilirsiniz. Korku duyduğunuz için kendinizi, ihtiyaçlarınızı ve kırılganlıklarınızı ortaya koymazsınız, çünkü zarar göreceğinizi düşünürsünüz. Bir diğer başa çıkma biçimi de zarar göreceğinize inandığınız için sizin zarar verici ve agresif olmanızdır. Bu şema ile başa çıkmak için, geçmiş ilişkilerin üzerinden tekrar geçmek ve tekrarlayan örüntüleri netleştirmek faydalı olur. Güvensizlik şemasının varlığında, terapiye başvurmak, faydalı olmanın ötesinde gereklidir.

 

Önümüzdeki hafta, temel duygusal gereksinimlerden, sevilme, değer görme ve yönlendirilme ihtiyaçları ile devam edeceğiz.

Kaynaklar: Schema Therapy: A Practitioner's Guide by Jeffrey E. Young, Janet S. Klosko and Marjorie E. Weishaar (Nov 3, 2006)

 Reinventing Your Life: The Breakthough Program to End Negative Behavior...and FeelGreat Again by Jeffrey E. Young, Janet S. Klosko and Aaron T. Beck (May 1, 1994)

Vreeswijk, M. The Wiley-Blackwell Handbook of Schema Therapy Theory, Research, and Practice (2012)

 

Korku filmlerini neden severiz? - II

 

Human Communication Research dergisinde 1995 yılında yayımlanan Dr. Deirdre Johnston imzalı araştırma grafik korkuya olan merakı ve bu görüntüleri izlemeye dair motivasyonu konu alıyor. Araştırmanın sonuçları dört farklı motivasyon saptıyor: Kanlı görüntüler izleme isteği, gerilim izleme isteği, bağımsız izleme ve problem izleme. Bu dört farklı motivasyon türü aynı zamanda korku, empati ve heyecan arayışı gibi karakter özellikleri ve motivasyonlarla ilişkili olarak tartışılıyor. Dr. Johnston araştırmanın sonuçlarıyla ilgili şunları söylüyor: “Tespit edilen dört farklı izleme motivasyonunun izleyicilerin bir yandan korku filmlerine verdiği bilişsel ve duygusal tepkilerle bir yandan da bu filmlerde ya kurbanlarla ya da katillerle özdeşim kurma eğilimiyle ilişkili olduğunu görüyoruz.” Dr. Johnston kanlı görüntüleri izlemekten hoşlananların empati kapasitelerinin daha az olduğunu, heyecan ve uyarılma arayışında olduklarını ve -sadece erkekler için geçerli bir bulgu olarak- katillerle özdeşim kurmaya daha çok meyilli olduklarını söylüyor. Araştırma sonuçları gerilim filmi izleyicilerinin ise empati kapasitelerinin daha gelişkin olduğunu, kendilerini kurban ya da kurbanlarla özdeşleştirmeye eğilimli olduklarını ve filmin uyandırdığı heyecan ve muallak durumdan keyif aldıklarını gösteriyor. Bağımsız izleyicilerin de kurbana dair empati duydukları, bununla birlikte korkunun üstesinden gelebildikleri için filmi olumlu duygularla izledikleri görülüyor. Problem izleyicilerin ise tıpkı bağımsız izleyiciler gibi kurbana dair empati duyduklarını ancak farklı olarak, filmi daha olumsuz duygularla (özellikle çaresizlik duygusuyla) izledikleri araştırmanın diğer bulgularından.

Kültürel tarih araştırmacısı David Skal korku filmlerinin toplumsal korkularımızı yansıttığını söylüyor. “Korku filmlerinin tarihine baktığımızda, filmlerin ana temasını nükleer savaş korkusunun hüküm sürdüğü 1950’lerde mutasyon geçirmiş canavarların, Vietnam Savaşı’yla geçen 1960’larda zombilerin oluşturduğunu görebiliriz.” Bu modele uygun şekilde Elm Sokağı’nda Kabus, 13. Cuma ve Jaws gibi filmlerin huzurlu ve koruyucu kabul edilen alanların tehdit oluşturduğu ve güvenilecek hiçbir şeyin kalmadığı 1980’leri sembolize ettiği de düşünülebilir. 

Purdue Üniversitesi’nden Prof. Glenn Sparks, korku filmlerine olan merakımızı sonrasında nasıl hissettiğimiz üzerinden açıklıyor. Excitation Transfer Process (Uyarım Aktarım Süreci) ismini verdiği bu model doğrultusunda yaptığı araştırmada Sparks korku filmleri izlerken kişilerin kalp atışlarının, kan basınçlarının ve soluma hızlarının artış gösterdiğini bulguluyor. Film bittikten sonra izleyiciler farkında olmasa da bu fizyolojik uyarılmanın devam ettiği görülüyor. Ne var ki bu durumdan izleyiciler haberdar olmuyor. Sparks, deneyimlenen her olumlu duyguda ve durumda olduğu gibi (arkadaşlarla buluşmak, sevgiliyle zaman geçirmek, eğlenmek vs) bu duyguların deneyimin bütününe göre daha fazla akılda kaldığını, dolayısıyla bu filmleri izleyenlerin tekrar tekrar ve her seferinde biraz daha fazla izlemek istediğini öne sürüyor.

(Haftaya kaldığımız yerden devam edeceğiz.)

 

Aşk Üzerine Bir Diyalog -  Eve Kosofsky Sedgwick

Eve Kosofsky Sedgwick, cinsel kimliklerin sayısız ve sınırsız olduğunu, bu kimliklerin kültürel, toplumsal ve psikolojik olarak şekillendiğini savunan queer teorinin kurucularındandır. Sedgwick bu kitabında meme kanseri tedavisinin ardından gelen depresyon sebebi ile gittiği terapi seanlarında aldığı notları, kimi zaman da karşılıklı konuşmaları aktarıyor. Kitapta, kadınlık, cinsiyet, ölüm, dostluk, şiir, aşk ve beden üzerine şaşırtıcı ve düşündürücü diyaloglar ve metinler ile kaşılaşabilirsiniz. 

 

 

THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde;  Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.

SORULARINIZ İÇİN: info@therapiagroup.com

Facebook: facebook.com/TherapiaGroup

Twitter: TherapiaGroup

İnternet adresi: www.therapiagroup.com