Yorgunluk

Yorgunluk, depresyon belirtisi olabilir mi? Bebekler nasıl bağlanır? OKB nedir ve hangi alt türleri vardır? Çarşamba tekrar buluşuncaya dek keyifli okumalar!

Günümüzde yorgunluk ciddi bir sorun. Özellikle, büyük şehirlerde yaşayanlar için neredeyse kronik bir durum olan yorgunluk, doktora başvuran her beş kişiden birinin temel şikayetleri arasında sayılıyor. Dinlenmeyle ortadan kalkacak geçici bir durum olan yorgunluk, aslında organizmanın, harcanan efora verdiği normal bir tepki. Organizma bu tepkiyle beyni ve kasları korumayı hedefler. Kısacası, yorulan organizma uyur ve eski gücüne kavuşur. Ancak durum hiç de bu kadar basit değil. Günümüzde çoğu kişi uykusuzluktan mustarip. Kimileri ne kadar yorgun olurlarsa olsunlar yattıklarında dönüp durduklarından ve bir türlü uykuya dalamadıklarından kimileri de uzun bir gece uykusundan sonra yine yorgun uyandıklarından ve güne başlamak için enerjilerinin olmadığından şikayet ediyor. Yorgunluk aslında organizmanın kaybettiği gücü yeniden toplaması amacıyla verdiği bir tepkiyken bir türlü geçmeyen yorgunluk ciddiyetle ele alınmalı. Yorgunluk, biyoritmin kısa süreli olarak bozulmasından kaynaklanmıyorsa, bir hastalığın habercisi olabilir. Bu durum fizyolojik yahut psikolojik kökenli bir sorunu, çoğunlukla da depresyonu yahut kronik kaygıyı düşündürür.

Kökeni fizyolojik olan yorgunlukla kökeni psikolojik olan yorgunluğu birbirinden ayırmak gerekir. Kökeni fizyolojik olan yorgunlukta kişinin isteği vardır ancak gücü yoktur. Psikolojik kökenli yorgunlukta ise güç mevcut olabilir ancak istek yoktur. Kişi yataktan bezgin bir şekilde kalkar ve zaten az olan enerjisi gün içinde giderek yok olur. Gece uykuya geçmek zordur; kaygı verici düşüncelerin ve mutsuzluk krizlerinin de uyku problemine eşlik ettiği durumlarda depresyonu düşünmek gerekir. Bu durumda yorgunluk, çözülmemiş bilinçdışı çatışmaların yarattığı derin kaygının ve yaşam arzusunun kaybının sonucu olarak ortaya çıkar.

Sosyologlar atalarımıza göre çok daha az çalıştığımızı ve daha az yorulduğumuzu, ancak ilişkilerimizin daha yüzeysel olduğunu söylüyor. İçinde yaşadığımız toplumda yorgun olmak ve düşük bir performans sergilemek son derece olumsuz karşılanıyor. Bilgisayar, internet ve akıllı telefonlar da günlük hayat koşuşturmasına mola vermeye engel oluyor. Sonuç olarak gerçek bir dinlenme söz konusu olmuyor.

Yorgunlukla baş etmeyi bilmek, depresif bir tablonun ortaya çıkmasına da engel olur. Yorgunlukla mücadelede en iyi yöntemlerden birisi her gün ne şekilde yoruluyorsanız başka bir şekilde yorulmayı denemek. Gününüz çoğunlukla zihinsel yorgunluk yaratan aktivitelerle doluysa fiziksel olarak yorulmak (koşu, yürüyüş, yüzme, bisiklet vs.) iyi bir dinlenme sağlar. Sizi gün içinde yoran, daha çok fiziksel aktivitelerse, bir saat boyunca kitap okumak ya da matematik problemi veya bulmaca çözmek iyi bir dinlenme yöntemi olabilir. Psikolojik kökenli ve kronik yorgunluklar için psikiyatri uzmanı tarafından reçete edilen bir antidepresan ya da anksiyolitik (kaygı giderici) ilaç da yorgunluk tedavisinin bir parçası olabilir ancak kalıcı bir sonuç için ilaç tedavisine mutlaka psikoterapi eşlik etmelidir.

Obsesif Kompulsif Bozukluk

Obsesyon artık gündelik dilde sıkça kullanılan bir kavram. Kişilerin titizlikle üstünde durduğu, aşırı önem verdiği, ısrarcı olduğu konular kolaylıkla obsesyon ya da takıntı olarak adlandırılabiliyor. Obsesif kompulsif bozukluk ise titizlik ve kontrolcülükten çok daha fazlası. Kısaca OKB, kişinin günlük yaşamını ve iyilik halini olumsuz etkileyecek derecede, mantığa dayanmayan endişeler (obsesyon) ve bu endişelerin kişiyi zorladığı birtakım davranışlar (kompulsiyon) ile karakterizedir. Bir kişinin OKB ile yaşam boyu karşılaşma olasılığı %2.3’tür. İlk semptomlar genellikle yirmili yaşların başında görülür. OKB’ye dair en bilinen semptom bir hastalığın bulaşması ya da bulaştırma korkusu (obsesyon) ile tekrarlayan el yıkamalardır (kompulsiyon).

Obsesyon ya da kompulsiyonlardan birinin daha ön planda olduğu OKB türleri olabilir. Ancak OKB yaşayan kişilerin %70’i obsesyon ve kompulsiyonları bir arada yaşar.

Kaygıya dayalı tüm diğer psikolojik rahatsızlıklarda olduğu gibi, OKB’de de normal gündelik endişelerin abartılmış bir versiyonu yaşanır. Hastalık kapmayı kimse istemez ve birtakım hijyen alışkanları günlük hayatın parçasıdır. Ancak OKB’de kişi ellerini günde 300 defaya kadar yıkayabilir ve temiz olduğundan emin olamaz. Kompulsiyonlar kişiyi obsesyonun baskılayıcı anksiyetesinden çıkarmayı vadeden birer kurtarıcı gibidir. Ancak kişi rahatlamaktan çok, bir kısır döngüye girer.

Sık görülen bazı obsesyonlar:

1.    Düzen ve simetri obsesyonu

2.    Kirlilik ve bulaşma obsesyonu

3.    Kontrol obsesyonları

4.    Dini obsesyonlar

5.    Hata yapma obsesyonu

6.    Ötekine zarar verme obsesyonu (araba ile çarpma, cinsel tacizde bulunma vb.)

7.    Göz önüne gelen ısrarcı imajlar

 

Sık görülen bazı kompulsiyonlar:

1.    Tekrarlayan el yıkama veya yıkanma

2.    Belirli birtakım kelimeleri ya da kelime öbeklerini tekrarlama

3.    Belirli birtakım davranışları tekrarlama

4.    Günlük yaşamda yerleşmiş ısrarcı ritüeller

5.    Akıldan ya da sesli olarak sayma

6.    Ocak, fırın, kapı kilidini çok kere kontrol etme

7.    İşe yaramayacak eşya ve objeleri biriktirme

8.    Tekrarlayan sorular

 

OKB’si olan kişilerin çoğu esasında obsesyonların mantıksız ve abartılı olduğunu düşünür. Ancak bunları düşünmekten, kaygılanmaktan ve kompulsif davranışlarda bulunmaktan kendini alamaz. Özellikle stres altında iken OKB semptomları artar ya da belirginleşir.

Tüm diğer ruhsal sorunlarda olduğu gibi OKB’nin ortaya çıkmasında da genetik ve çevresel faktörlerin etkisi vardır. OKB semptomlarını hafif derecede yaşayıp, tedaviye hiç başvurmayan kişiler olabilir. OKB tedavisinde medikal tedavilere ve psikoterapilere başvurulur. Bilişsel davranışçı terapi, OKB tedavisinde etkinliği kanıtlanmış bir yaklaşımdır. Bilişsel davranışçı terapilerde obsesyon ve kompulsiyonlar arasındaki kısır döngüyü kırmak ve anksiyete ile farklı başa çıkma yolları geliştirebilmek adına özellikle maruz bırakma tekniği ile çalışılır.

Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü

Psikanalist ve yazar Adam Phillips’in kitabının adı bu kaçınılmaz ve içinden çıkılmaz duruma atıfta bulunuyor. Ama kitabın konusu bununla sınırlı değil: Her zamanki incelikli ve özgün bakış açısıyla Phillips, temel insani duygu ve tecrübelerden bazılarını mercek altına alıyor. Küçüklüğümüzden beri yakından tanıdığımız hüsran neden kaynaklanır? Aşkla hüsran arasında nasıl bir ilişki var? Neden bir şeyleri anlamak, kavramak isteriz? Nasıl olur da yaşamadığımız deneyimler hakkında, yaşadığımız deneyimlere kıyasla daha çok şey biliyormuş gibi görünürüz? Bu ve benzer sorular üzerine kafa yorarken Phillips, başta Shakespeare ve Freud olmak üzere edebiyatın ve psikanalizin önde gelen isimlerinden faydalanıyor ve ele aldığı eserlere taze bir soluk getiriyor.

 

Bebekler ve bağlanma

Tüm bebekler onlara bakım veren yetişkine, bakımın kalitesinden bağımsız şekilde içgüdüsel olarak bağlanır. Bu içgüdü sadece insanlara özgü değil. Yeni doğan hayvanların yaşamın ilk saatlerinde çevrelerinde olan yetişkin bir hayvana, kendi türlerinden olmasa bile bağlanabildiği bilinir. Ancak ileriki yaşamı etkileyecek nokta, bu bağlanmanın güvenli olup olmadığı. Sağlıklı bağlanmayı deneyimleyen bebekler ebeveynlerini sabit, güvenilir bir varlık olarak benimseyip dünyayı keşfetmeye cesaret gösterebilirler. Bağlandıkları ebeveyn yanlarından ayrıldığında onu özler, geri döndüğünde rahatlama yaşarlar. Güven temeline oturan bu ilişki sayesinde kendine ve dünyaya inanan, yeterli hisseden yetişkinler olabilir ve başkalarını önemsedikleri, şefkat temelli ilişkiler kurabilirler.

Ancak bebeklerin bazıları bu duygusal temelden mahrum kalır, sonuç olarak ebeveynleriyle güvensiz bir bağlanma deneyimlerler. İstatistikler bu şanssız grubun bebeklerin yüzde 35’ini oluşturduğu yönünde. Onlara göre bakım veren kişinin ihtiyaç anında orada olup olmayacağı belli değildir. Bu yüzden o güvensiz bağı koruyabilmek için zaman zaman gereğinden fazla uğraşır, bazen de denemekten vazgeçerler. Saatlerce ağlamasına rağmen yanına kimsenin gelmediğini gören bir bebeğin susması bu vazgeçiştendir. Sık sık tekrarlanan olumsuz deneyimleri sonucu bebeklerden bazıları aşırı bağımlı, bazıları ise sağlıksız şekilde bağımsız olabilir. Bazıları ebeveynleri yanındayken bile korkmuş, tedirgin hissederler. İnsanlara ve kendilerine güvenmeyen, yeni ortamlarda aşırı kaygılanan veya belirsizlikten kaçınan yetişkinler olmaları olasıdır.

Psikologlar, güvenli ve kaygılı bağlanma oluşumunda ebeveynlerin rolüne dikkat çekiyor. Bir bebeğin ihtiyaçlarını görmezden gelmek, bazen karşılayıp bazen karşılamamak ve bu tutarsızlığa uzun süre devam etmek güvensiz bağlanma oluşumuna katkıda bulunan anne baba davranışları. Ağladığında kucaklamak, güvende olma ihtiyacına hassasiyet göstermek ve fiziksel ihtiyaçlarını gidermek sağlıklı bağlanmanın ilk adımları. Çünkü dünyaya yeni gelmiş ve isteklerini söyleyemeyen bir bebek için en önemli ihtiyaç anlaşılmak. Bu ihtiyaç karşılandığında bebekler güvenmeyi öğreniyor.

 

 

THERAPIAGROUP PSİKOLOJİ&PSİKİYATRİ REHBERİ köşesi Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu öncülüğünde; Uzm. Psk. Burcu Gençer, Psk. Ceylan Özge Kunduz, Uzm. Psk. Şencan Taşkale tarafından hazırlanmaktadır.

SORULARINIZ İÇİN: info@therapiagroup.com

Facebook: facebook.com/TherapiaGroup

Twitter: TherapiaGroup

İnternet adresi: www.therapiagroup.com