Ankaram, nereye gittin...

Kısacık Ankara seyahatimde gördüğüm kadarıyla bildiğim güzel mekanlar, marketler, kasaplar, manavlar, restoranlar kapanmış.
Ankaram, nereye gittin...

Ne eğlenceydi okulun son günleri. Yumurta savaşlarımız meşhurdu, öyle ki başına geleceğini bilen dükkanlar bizi içeri almazlardı. Okulda son günde kapıda kontrol olurdu, yumurta kontrolü, girmeyecek içeri. Tecrübeli Kolejli öğretmenlerimiz, biz uslanmaz arlanmazların ceplerine vura vura kontrol yaparlardı. Acemi çaylakların savaş için getirdiği yumurtalar cebinde patlar, pantolonlarından aşağı süzülürdü. Yumurta savaşını su savaşı takip eder, Kolej’den Tunalı’ya Ankara sokakları yumurta kokardı. Hey gidi günler hey. Ne güzeldi Ankara o zamanlar. Kolej de yerli yerindeydi hem, Ankara’nın en neşeli, en güzel yıllarıydı.

Hüdaverdi, Göç Burger, gençlere severiiim diye bakkal, Foto Naci... Kıtır, Papsi, Aspava, Graffiti, Barba, A Bar, Dorian Gray, Mahattan, Tutti’s, Körfez Pastanesi, Milka, Flamingo...

Okul çıkışlarında Tunalı Hilmi caddesinde bir aşağı bir yukarı yürünürdü, gözgöze gelinir, laf atılır, flört edilirdi. Cumartesi günleri Tadım Pizza’da buluşmak racondu. Domates çorbası ve salata barından doldurulan tabaklar da.

Tunalı Hilmi’den geriye hiçbir şey kalmamış. Karşılıklı bir sürü dönerciye teslim olmuş o güzelim cadde. Vitamin Piknik duruyor neyse ki, iki tane sosisli ısmarlayıp, kendi gençliklerinin geçtiği bu minicik büfeye artık çocuklarını getiren ailelerle bir dirsekli yer paylaşıyorum.

Çukur manav, yani Doğan Gıda’da direniyor. Çok bozuldu buralar diyor, eskiden kimseler kalmadı. Hala manavı en güzel meyve ve sebzelerle dolu. Yanındaki Erenköy kasabı, gecelerimiz gündüze bağlayan Rumeli İşkembecisi yerli yerinde, Kebap 49’da. Eski arkadaşlarımı görmüş gibi oluyorum onların varlığıyla.

Ama Flamingo yok. Sahibinin vefatıyla, çocukların o paha biçilmez dükkanı jet hızıyla baya bir yüklü paraya sattıklarını öğreniyorum. Karşı kaldırımından uzun uzun bakıyorum, o yerine geçmiş bilmem kaçıncı Hosta ve yan vitrindeki dondurmacıya. Nerede o ağız sulandıran, vitrinde sıra sıra dizili pastalar, akşamüstleri yer bulamadığın aynalı salonu, eski garsonları ve tezgahtarlarıyla edilen sohbetler, kurabiyeler, İstanbul’a taşınan kutu kutu Selanik gevreği... Yok.

Tunalı Pasajı’nda eski dost, Süleyman, arşivine arşiv katarak Türkiye’nin en iyi müzik dükkanı olmaya devam ediyor. Telefonun bile çekmediği, dükkana girince yerinde dönemediğin, saatlerini geçirebileceğin, her gelen müşterinin müzik bilgisine hayran kalıp, bilmeyenlerin ise istediklerin çok fazla şey öğrendiği The Shades.

TAVKO’nun şnitzelini bilmeyen Ankaralı yoktur. Tavuk köftesi, kievskinin tadı yıllardır aynı, o tertemiz, ufak dükkan, cadde üzerinde eski Tunalı’dan kalan yegane yerlerden. Sattığı haşhaş tohumlu Balıkçıoğlu krakerler ile yıllarımız geçti.

Sakarya Caddesi’nde Hüsmen Aga yerinde, balıkçıların yanında. Artık eskisi gibi değil tadı belki, Hüsmen Aga’da dönerin üstüne içilen turşu suları mı, anılar mı değerli gerçek mi, Ankara’da kafam karışıyor. Erzincan Mandıra ileriye taşınmış. Hosta yerinde duruyor ama, 100 metrekare içinde o kadar çok Hosta var ki, insanın başı dönüyor.

Bir eski dost, Kumsal. Körfez, Ankara’nın en değerli işletmesi bir enstitüydü belki de. Nazmi Baba’nın vefatından sonra tüm personel toplanıp Kumsal’ı açtı, yıllar önce. Hepsi ortak oldular. Menü aynı, yüzler aynı. Yıllar olmuş gitmeyeli ama hepsi beni hatırlıyor, selamlar, sohbet muhabbet bir öğle vakti. Lahana sarma daha ılık, tereyağlı sarımsaklı işkembe pamuk, Arnavut ciğer her zamanki gibi şahane ve tabii yediğim en en iyi hamsi kuşu ile buluşmak çok mutlu ediyor beni. Eski usul, sade, beyaz örtülü, dost sofralarının kurulduğu, müdavimlerinin peşini bırakmadığı lokanta. En çok özlediğim, İstanbul’da.

Ulus’taki Uludağ Kebap da az sıra beklememişizdir. Yerli yerinde ama, o döner kağıttan da ince kesilmiş ve lastik gibi çiğnedikçe çiğnemek gereken bir tat değildi bıraktığımda yıllar önce.

ASPAVA, hangi ASPAVA en önemli sorudur. Eskiden karakolun yanı dediğimiz, şimdiler de Hassas’ın yanı denilen Özçelik’i zor tanıyorum. 4 bilemedin beş masalı yerden bol masalı, bol ikramlı rengarenk bir yere dönüşmüş. Sossuz soğanlı, soğanı bol olsun deyip oturuyoruz. O lavaş hala aynı, sıcacık fırından çıkmış, bir mi bir buçuk mu ucu kaçıyor zaten, sabaha karşı yoklama yapsan tam kadro herkesi bulacağın yerdi, kar kış demez kapıda beklerdik o döneri yiyebilmek için.

Kısacık Ankara seyahatimde gördüğüm kadarıyla bildiğim güzel mekanlar, marketler, kasaplar, manavlar, restoranlar kapanmış. RV, Washington bile yıllar önce. Şehir, gece ağaçlara yansıtılan çiğ yeşil renkli ışıklandırmaya, altgeçitlere, kalabalığa kendini bırakmış, çok hızlı bir tükenmişlik içine girmiş. Bilmediğim bir şehre dönüşmüş.

Zaten Kolej de taşınmıştı İncek’e yıllar önce, zaten herkes İncek, Çayyolu taraflarına yerleşmiş, bahçeli evlere, yeni sitelere. GOP, Cinnah, Çankaya’da sokaklar pek sessiz, sakin. Ankara’yı Ankaralılar da terk etmiş. Hüzünlü bir şehir bence artık Ankara, benim canım Ankaram ise anılarımda yaşamaya devam edecek.


istanbulfood.com