Basit tatil, basit...

Hadi bir ayağımızı deniz sokalım deyince karşılaştığım tablo, beni ürküttü. O motel dolu, bu motel yarım pansiyon, telefona bile cevap vermeyen yerler bir yana, butik adı altında fiyatların bu kadar yürüyüp gitmesine inanamadım.  

Ben tatili basit severim. Az eşyayla gidilsin, az karar verilsin, ne varsa o yensin, otelin önündeki denize girilsin, yormasın insanı. Kitabım olsun, mayom, havlum. Yüzeyim, arada uyuklayayım, kitap okuyayım.

Lüks otele de gerek yok, temiz oda, temiz yatak, sıcak su. Açık büfe kahvaltılarda kaybolmaya da, sofrayı sabah sabah tepeleme doldurmaya da gerek yok benim için, mevsimine göre ne varsa; gittiğim yerde kahvaltıda ne yeniyorsa o.

Deniz kenarında ya dalga sesi olsun, ya da çocuklar oynasın farketmez, yeter ki çocuklarını azarlayan, yanına gitmeye üşendiği için ultra sesle bağıran insanlar olmasın. Sigaralarını ve içtikleri içeceklerin boş şişelerini de atmasınlar yere, bırakmasınlar arkalarında. Nasılsa toplanıyor, bu kadar para verdik herkes bizim hizmetkarımızdır diye düşünülmesin. Müziğe de gerek yok ki hem. Şanlıysam cırcır böcekleri de olur belki etrafta.

Sonra gezeyim arabayla, köy köy, kasaba kasaba. Köy meydanlarında bir lokanta, yanında bir kafe, iki tane de hediyelik eşya satan yer olsun. Köy lokantasını işleten ailedir ve mutfakta anne ve baba vardır zaten, bazen de büyük anne. Çocuklar da serviste. O gün ne pişmiş sorarım menüye bakmadan, nasılsa her gün yeni ve kendi yöreleri göre bir yemek pişirilir bilirim. Körü körüne turistik menü olan yerler olmasın zaten, hamburger, makarna, pizza, dondurma.

Bazen öğlenleri deniz kenarında bir patates bir de kalamar yerim, patatesleri genelde baba soymuştur, koca bir çuvalı, bıkmadan usanmadan her gün. Donmuş patates değil, tazecik, çıtır çıtır. Önünde önlük oturup o da bir tabak yemek yiyordur zaten sahil kenarındaki lokantasında. Bir nefes alıyordur. Kendi de ne pişiyorsa onu yiyordur ya, zaten o kasabadaki yerli halk da o lokantaya geliyor, akşamları karı koca iki kadeh içki eşliğinde ufak masaya kuruluyorlardır.

Yemeğimi tabiri caiz ise dayak yemeden yemeği severim. Tek tatilde değil tabii hep, ama tatilde bir başka rahat bırakılmak isterim. Beyaz gömlekli papyonlu o sıcakta tüm gün çalışmış ve ter kokan garson istemem ben. Bana paraymışım gibi bakan gözleri de.

Tabağımda süs de istemem, yemeğim olsun, yeter. Ahtapotsa, ahtapot, balıksa balık. Neyse o. Fanfinfona, yanında tabağı dolduracak malzemeye ihtiyaç yok. Yormasın beni. Yemeğimi bitirince tabağımı göreyim. Temiz temiz. 

Balıksa mutfağa gideyim tipine bakayım, beğenirsem, kilosunu sorayım ne kadar yiyeceğimi söyleyeyim sonra da nasıl pişmesini istediğimi. Sürpriz de olmasın zaten hesap gelince. Bazen sofra bol çeşit söyleyeyim, bazen de iki tabak yemek yiyeyim. Bazen şişe bir kadeh, bazen bir şişe. Ama hep aynı servisi alayım. Gittiğimde güler yüzle karşılanayım.

Adım olmasın müşteri olarak mühim değil ama lakabım da olmasın; az yiyen, dükkanı yiyip de doymayan, içki içmeyen, bol bahşiş bırakan, oturdukça kalkmayan, bahşiş bırakmayan, bir tek su içen, masanın parasını çıkartmayan gibi gibi…İnsanım ben, robot değil.

El pençe çekilmesin, kapıda karşılanmayayım, şakşakçılarım olmasın. Masaya iki dakikada bir garson gelmesin, rahat bıraksınlar bizi. Restoranı almaya gitmiyorum ki, yemek yemeğe gidiyorum. Birkaç saatliğine, ortam değişikliğine, iki lokma yemek yiyip iki satır sohbet etmeye.

Neyse, nerden çıktı bunlar, bu sene sonbaharın görünen yoğunluğu yüzünden yazın tatil yapmak zorunda kaldık. Zaten hepi topu 5 gün.

Yaz tatiline gitmeye ve o kalabalıklara alışık değilim, ilkbahar ve sonbahar benim en sevdiğim deniz zamanları, özellikle sonbahar. Herkes elini ayağını çekmişken, deniz dümdüz, etraf sakinken. Alışmışım. 

Hadi bir ayağımızı deniz sokalım deyince karşılaştığım tablo, beni ürküttü. O motel dolu, bu motel yarım pansiyon, telefona bile cevap vermeyen yerler bir yana, butik adı altında fiyatların bu kadar yürüyüp gitmesine inanamadım. Telefonu açanlar sanki altın pazarlıyordu, zaten bana ihtiyaçları yoktu, herkesin alım gücü o kadar yüksekti ki, tesisler doluvermişti, ay yerim yok. Pansiyon dediğimiz yerlerde de 300 liralar telaffuz ediliyordu. Anlaşılan pansiyonlar da seviye atlamıştı. Neler olmuştu biz yaz tatili yapmayalı…

Sosyal medyada gördüğüm herkesin popüler yerlere akın ettiği olmuştu. Yer de yok, yemeğe verilen paralar da değerinin da karşılığı değildi benim için. Benim tatil kavramımın çok dışındaydı her şey, her gördüğüm. O fazlalık başımı döndürdü…

Tamam eskiden her yer sakin ve yollar az, seyahat zorken ne güzeldi kasabalar köyler ama ya şimdi ne yapacağım peki derken, yukarda anlattığım şekilde basit, bir lokantalı, beni yormayan komşu adalara kaçtım.

Ve ben bu satırları yazarken, sahilin sahibiymiş gibi davranan büyük bir aile gelir ve ben köy köy kasaba kasaba gezmek için, minik arabamıza atlar sahili Türkçe çağrışlara bırakırım…

 

istanbulfood.com