Bir iki nefeslik Londra

Londra benim için ikinci İstanbul desem yerinde olur. O kadar rahat hissettiğim, o kadar ev neredeyse.

Heathrow’da en sevdiğim terminal 5 idi, sırf onun için BA ile uçmuşluğum bile vardır. THY ise küçük ve basık olan 3. Terminale iner, havaalanı dergi keyfimi yarıya indirirdi. Neyse ki THY artık 2. Terminal’i kullanmaya başlamış, kitap ve dergi az olsa da, ferah, yeni, keyifli.

İlk iş Oyster kartı doldurmak oldu, geçen ziyaretlerimden kalan 9 Pound ‘un üzerine tüm seyahate yeteceğini düşündüğüm bir 20’lik daha ekledim. Gelsin Londra sokakları!

Londra benim için ikinci İstanbul desem yerinde olur. O kadar rahat hissettiğim, o kadar ev neredeyse. Bu sefer High Holborn’da kaldık. Koca bir ev kiralamıştık, tahminimden büyük çıktı, giriş ve terası sayarsak 6 katlı, merdivenin sağında ve solunda birer oda olan bir şehir evi. Holborn metro istasyonuna bir dakika yürüme, tam evin önünde de seyahat boyunca sıkça kullandığımız 242 numaralı otobüs geçiyordu. Bu da yetmezmiş gibi, bir köşede evimizin bakkalı olan Sainsbury’s, karşı köşesinde ise geçen haftalarda açılan Holborn Grind kahve dükkanı, evin altında Londra’da uzun zamandır gördüğüm en güzel pub olan Princess Louise vardı. 1882 dedi sanıyorum barmen açılış yılı için. Samuel Smith Brewery tarafından işletildiği için, daha önce tadamadığımız biralarını da tatma imkanı bulduk.



Bavulları eve, kendimizi doğru Broadway Market’a attık. Son yılların gözde yeri olan Broadway Market, Borough Market ‘ın yerini almış gibi geliyor bana son iki ziyaretimden beri. Turist yok denecek kadar azdı, hipster ve diğer Londralıların dolandığı, tezgahlarda da çikolatadan, istiridyeye, Afrika mutfağından, evde yapılmış biralara kadar ne arasanız var. İster kitapçıları dolaş, ister tezgahlardan bir şeyler ye, ister müzik dinle, ya da Netil Market’a yürüyüp eskicilerin tüm tezgahlarını al hepsi yapılabilir. Ama Bao Bar’ın kapalı olması yüzünden bu sefer buharda pişmiş ufak ekmekçilerin içinde servis edilen ağızda dağılan pork belly- domuzun karın kısmı- yiyemedik, oysa sırf onun için bile Boradway Market’a gitmeye değer.

Bu sefer rezervasyonum yoktu sevdiğim lokantalarıma. Haftalar öncesinden en sevdiğim yerlerde masa ayırttığımı düşünürsek, kendimi Londra’ya teslim ettim diyebiliriz. Zaten en büyük problem benim için, yeni yerlere mi gideyim, sevdiklerime mi oluyordu Londra olunca konu. Tabii rezervasyon yapmamış olmam çok iyi yemek yememizi engellemedi.

Bir akşam The Shard’da 32. kattaki Hutong’ a davetliydik, o kadar yüksekten gece Londra’yı görmek güzeldi ama Hutong’a bir daha gider miyim, sanmıyorum. Benim en sevdiklerimden enim için en lezzetli Çin yemeği, Sichuanese olan Barshu. Ve bir akşam gene Bar Shu’da bulduk kendimizi, 5 kişi olunca, hem daha çok yemek tadabildik, hem de daha çok yedik, her seferinde, çok lezzetli diyerek, her yediğimiz güzel olur, oluyor işte! Barshu, Soho’da, Frith St’de.



Bir akşam ise Koya’nın ramenlerinde kendimizi bulduk. Her sene muhakkak bir kase ramen yediğim bir durak burası. O da Soho’da Frith St’de. Sıra beklemeye değer, ama illa da vaktimiz yok, hemen yiyip çıkacağız diye bir derdiniz varsa iki dükkan yanına Koya Bar açtılar, menü sınırlı da olsa ramen yiyebilirsiniz, hatta sabah kahvaltı bile edebilirsiniz.

Kahve ise Londra demek. Her gittiğimde ki, yılda iki, üç kez ziyaret ettiğimi düşünürsek, yeni bir kahveci açılıyor. Bu sefer uğramaya vakit bulduklarım, vakit yarattıklarımız, bir şekilde kendimizi önlerinde bulduklarımız ise Brick Lane’deki Nude Espresso, Fitzrovia’daki Workshop Coffee, tabii ki ve hep Monmouth, Liverpool St’deki Taylor St Baristas, evin karşısındaki Holborn Grind oldu, birşeyler daha vardı ama hatırlamıyorum.

James St’deki Patty & Bun’da bir iki burger, ağzımıza götürmeden dağılan bbq soslu tavuk kanatları, çıtır coleslaw, Shoreditch Hanbury St köşesindeki Poppies’de fish & chips ziyafeti, yanında içilen ale ve cider’lar da bir kenara… Neyse ki çok uzun mesafeler yürüyen bir gruptuk da, yuvarlanmadan döndük İstanbul’a.

Tate Modern’in açılmasını beklerken, kapısında yağmurda koşup oynayan çocuklara, onlara karışmayan ailelere, çocuk kahkahalarına gıpta edip, kahvemizi içip, sergileri dolaştık. Energy and Process ve Structure and Clarity sergileri benim için diğerlerinin önüne çıktı.



Tabii Londra demek kitap demek benim için, Gosh!’da durup manga ve çizgilere daldım. En çok bilinen Orbital’dan çok daha keyifli bir dükkan Gosh!. Foyles, ki benim en sevdiğim kitapçıdır yeryüzünde, iki bina yana, yeni yerine taşınmış, eski dokusunu kaybetmiş ama o kadar ferahlamış ki, o kadar güzel yerleştirilmiş ki, eski yerini aratmayacak galiba. Son olarak da Piccadilly’deki Waterstones’a uğrayınca üçlüyü tamamlamış olduk.

Londra sokaklarını özellikle Shoreditch tarafını birkaç kez gezip, Spiatlfield’daki eskici dükkanlarına kalbimi bıraktım ama Brick Lane’deni bir iki emaye benimle geldi.

Londra gene ruhuma iyi geldi geldi de, bir inşaat furyası sarmış etrafı. Otobüsle de gezinince iyi göze çarpıyor. Konuştuklarımız ise çok benzer cümleler kuruyorlar, İngilizler şehir merkezindeki evlerini satıyor, banliyö ve kırsal kesime taşınıyorlarmış. Araplar Londra’da Chelsea civarından ve Thames’in görüntüsünü değiştiren camekanlı çelik konstrüksiyonlu apartmanlara yatırım yapıyorlarmış. Bildik senaryo.

Bu kadar değil tabii ki, zaten yetti yetmedi tartışmalı ama gelecek sefer gene St. John’dayım.

istanbulfood.com