Karşı komşuda bir tatlı huzur, Midilli

Midilli'de bütün lokantalarda menü var, fiyatlar belli, yemekler ortada. Aşağı yukarı her lokantada aynı şeyler var, tatları tabii ki pişirene göre üç beş değişiyor ama ödün vermedikleri şeyler tazelik, basitlik, lezzet ve olması gereken fiyat politikası
Karşı komşuda bir tatlı huzur, Midilli

Adaları oldum olası severim. Yıllar önce Procida’ya kaçtığımda bayılmıştım o ufak balıkçı kasabasına. Bu sefer de Midilli’ye kaçtım.

Güneş pırıl pırıl ve deniz kadife gibiyken, huşu içinde bir feribot yolculuğundan sonra varmıştık. Otelimiz ve arabamız hazır, biz de açtık. Yerel tavsiyeler ile dolu defterimden hemen limandaki Psiloritis’de birer döner ısmarladık. Öğle yemeği için daha erkendi. Şahin Usta gibi tırnak pide içine kestiği dönere harika bir yoğurt sos, domates ve ovulmuş soğan ekleyip, en tepeye de koca koca patatesler koydu, üzerine de azıcık baharat, tamamdır. Buz gibi birayla geç bir kahvaltı etmiş olduk. Mitilini’ye hoşgeldik.

Sabahın ikinci kahvesini, herkesin muhakkak git dediği zamansız bir kahvehane olan Pannellinion’da içtik. Türk kahvesi ve frappe ısmarladık, iyi olduğunu söyleyemeyeceğim, aman bana zaten kahve beğendirmek zor! Bir dahakine dondurmalarını deneyeceğim. Olsun, keyifle uzun bir zaman oturduk, büyük pencerelerden içeri süzülen ışık ile defterimi çıkartıp çiziktirmeye başladım, içerdeki güvercinleri beslerken etraftaki Yunanca yüksek sesli konuşmalar içinde kaybolduk.

Arka kapıdan çarşının başladığı caddeye çıkıp, oradan devam ettik dolanmaya. Neredensin diyen balıkçıya İstanbul deyince tüm balıkları Türkçe saymaya başladı, mercan, hamsi, çipura, ahtapot… Çok severmiş İstanbul’u, dünyada bir numaradır İstanbul dedi, bir!

Öğle saati yaklaştıkça dükkanlar da kapanmaya başladı, ya 4 ya 5’e kadar kapalı kalacak sonra da akşam için açacaklardı. Mitilini’de görülecek heryer yürüme mesafesinde zaten, daha saat 2 olmadan hem kenti çözmüş hem de gideceğimiz yerleri azaltmıştık.

Ms. Lena’yı bul demişti Vangelis, Kalderimi’de, öyle yaptık. O mu bu mu ne yiyelim derken tabii ki kalamar, şarapta pişmiş ahtapot, yaprak dolma, salata, saganaki ladotiri’de karar kıldık Lena’yla. Bütün kızartılmış kalamar, ağızda eriyor. Şarapta ve sirkede pişen ahtapot çatalı değdirdin mi kendini bırakıyor zaten, suyuna ekmekleri atıyorsun, o son lokma ekmek için kavga ediyorsun. Saganaki ise, ladotiri peynirinin kızartılması, başlı başına bir olay, salata mis! Ama o dolma var ya, o dolma benim Selanikli anneannemin bana pişirdiği dolmayla aynı tattaydı. İlk lokmada bir gidip geldim, o tencereyi açıp birer ikişer dolmaları ayaküstü lüplettiğim zamana… Ah be Lena dedim ne yaptın! 

Tam adaya yakışır bir yemek yedik, saat 5’e geliyordu kalktığımızda…. Lena’yı tanımasak da bir şey farketmeyecekti, kimsenin kimseye referans olmaya ihtiyacı yok buralarda, gelen yemek de hesap da aynı. Türklerin lokantası olmuş Kalderimi. Bizlerin, kendi ülkemizde bu kalitede bu fiyata yiyemediğimiz yemeği karşı kıyıda yemeğe gelen bizlerin lokantası olmuş.

Gittiğim bütün lokantalarda menü var, fiyatlar belli, yemekler ortada. Aşağı yukarı her lokantada aynı şeyler var, tatları tabii ki pişirene göre üç beş değişiyor ama ödün vermedikleri şeyler tazelik, basitlik, lezzet ve olması gereken fiyat politikası. 

 Biraz uyku, biraz daha dolanma ve ufak bir akşam yemeği ile sonlanan ilk günün ardından ertesi sabah arabaya atlayıp güneye doğru yol aldık. Plomari ve Agiassos için yola çıkıp bir de üstüne Perama, Papados’a ve yoldaki diğer ufak yerlere de uğradık. Yollar bir metre aralıksız zeytin ağacı bezeli. Yer gök zeytin, aralarda papatyalar, gelincikler sallanıyor. Çimenlerde siyah koyunlar, keçiler otluyor… Herkes halinden mutlu. Biz güneye indikçe radyo Türkiye’ye dönüyor.

Plomari yolunda Varvagianni Uzo İmalathanesi ve aynı binanın üst katında eski imbiklerin teşhir edildiği ufak müzeyi geziyoruz. Ufak bir tadımdan sonra Plomari’de erken bir öğle yemeğine oturuyoruz, Axivada’ya. Karı koca işletiyorlar bu ufak lokantayı. Güneşte kuruyan ahtapotların önündeki masaya kurulup, o ahtapotlardan, bir Yunan salatası, bir Ege hamsisi bir ondan bir bundan söylüyoruz. Tuzlu, güneşte kurutulmuş ahtapotun ızgara tadına biraz zeytinyağı eşlik edince, değme gitsin keyfimize. Çıtır çıtır salata, ekmek keza. Güneş, hafif rüzgar, yemek, şarkılar bizi sersemletmeden kalkıyor ve Plomari’de biraz dolanıyoruz. Şehir merkezinde güzel bir iki ev var ama Plomari’ye bayılmıyorum. Köşedeki kahvede bu sefer de Yunan kahvesi adı altında iki Türk kahvesi içiyor ve Agiassos’a direksiyon kırıyoruz.

Agiassos’a ise hayran kalıyoruz. Tam bir dağ kasabası. Etrafta zeytin ağaçlarının yanı sıra meyve ağaçları da yaygın. İki katlı evler, arnavut kaldırımı sokaklar, daracık yollar, tepeden aşağıya doğru salınan bir kasaba. Arabayı kasabanın girişinde baharlarla süslü bir meydanda bırakıp tırmanıyoruz sokakları. Sağ evin fotosunu çek, dön soldaki mavinin çek, zaten ortalarda kimseler yok… Sonra kilisenin yanındaki meydanda soluk yeşil boyalı Kafendaria’da soluklanıyoruz.

Karşımızda solda bir amca oturdukça oturuyor, sağımızda bir dükkanın önünde kasabalı dörtlü geleni geçeni seyrediyor, zaman durmuş sanki. Ben dayanamayıp karşı peynir dükkanından Katherina ile olmayan Yunancam’la sohbet edip, sarılıp öpüşüp bir de ladotiri alıveriyorum. Kalsak ya oralarda…

Merkeze doğru yola çıkıyoruz, ertesi günler ise Termi, Mandamados, Skala Skamnias, Molivos, Kalloni… Yollar beni bekler.

  

istanbulfood.com