Ortaya Karışık Karaköy Balık Pazarı...

İstanbul'da sevmediğim yerlerdendi orası... Ama hiç mi hiç sevinmedim bu şekilde yıkılıp, bırakılmasına ortalıkta. O kırık tabaklar, o soğanlar, hatta pişmiş ve satılamamış balıklar, lokantaların plastik süs çiçekleri, ters çevrilmiş masalar... Beni en çok üzen ise vinçle parçalanmış, sökülmüş ağaçlar ve bitkiler oldu.
Ortaya Karışık Karaköy Balık Pazarı...

Güneşe nereye parlayacağını söyleyemezsin. O akşamüstü de Karaköy Balık Çarşısı’nın yıkıntısı üzerinde parlıyordu. İki gece önce saat 3’de gelmişti yıkım ekipleri. Haberli geldiler dediler.

 

Balıkçıların martılara balık attığı, bir tanesinin damında turna bile gördüğümüz, kedisi, kuşu balığı eksik olmayan, Karaköy’ün Haliç’in en uğrak noktalarındandı Karaköy Balık Çarşısı. Bir de manavı vardı rengarenk, tipik balık çarşılarında balık alıp yeşillikleri yüklenip eve gitmelik. Mevsiminde kırmızı soğan hevenkleri ışıl ışıl parlardı.  

 

Yerde kırık tabaklar, yarım yenmiş balıklar, ters dönmüş masalar, soğan filesinden geri kalmış soğanlar, herkes şaşkın, etraf sessiz.


Yıkım anında itfaiye de, TOMA’da, çevik kuvvet de hazır bulunmuştu. Bir yıl önce söylenmişti kendilerine burayı yıkacağız diye, sonra da gene haber verilip gece 3’de yıkım gerçekleşmişti.

 

Arazinin bir otele satıldığı, o alanın park yapılacağı da söylentiler arasındaydı. Balıkçılar ile yapılan bir röportaja göre de aynısı yapılacaktı bu yerin. Tertemizi, suyu akan, gideri olan, tapulu ve işletme belgeli alanlar yapılacağı da söylenmişti.

 

Bu alan birçok İstanbullunun uğrak noktasıydı. Hatta o kadar talep görmüştü ki, ucuz balık pişirici yerler olarak başlayıp, menülerini de fiyatlarını da yükseltmeleri ile antipati de kazanan yerler vardı aralarında. Kır lokantası havasında olan yerler bir de Boğaz’da balık yemiş gibi hesaplar ödediğin yerlere de dönmüştü hani.

 

Genellikle balık pazarını görüp de gezinen turistleri çekmek amacıyla pişirdikleri balıkları ikram eden de vardı içlerinde, suratından düşenin bin parça olduğu balıkçı da. Elinde fotoğraf makinasını görünce huysuzlanan da vardı, poz veren de. Balık pişiricilerin  tavasında yağın kaç yıldır değişmediğini düşündüren de vardı, tam tersi de veya o buzhane ithal uskumruların kaç gündür o ızgara üzerinde durup sasık sasık koktuğunu düşündürten yerler de.

 

Kaçak işyerlerinin, yıkımı ile ilgili görüşler de ikiye ayrıldı sosyal medyada. Ruhsatsız olduğu için yıkılmasının arkasında duranlar da, bu şekilde yıkılmasına karşı olanlar da vardı. En çok da,  üzülen acıyan oldu, zira halk yeriydi orası ve biz orayı çok severdik diyenler de. Haksız yere kazanç sağladıklarını söyleyip oh diyen de.

 

İstanbul’da sevmediğim yerlerdendi orası. Esnaf diyemeyeceğim balıkçılardan dolayı, tavırlarından dolayı, tezgahlarındaki on kere donup çözülüp hala satılamayan balıklarından dolayı, av yasağını takmadıklarından dolayı ve tabii o pislikten o kokudan dolayı.


Ama hiç mi hiç sevinmedim bu şekilde yıkılıp, bırakılmasına ortalıkta. O kırık tabaklar, o soğanlar, hatta pişmiş ve satılamamış balıklar, lokantaların plastik süs çiçekleri, ters çevrilmiş masalar... Beni en çok üzen ise vinçle parçalanmış, sökülmüş ağaçlar ve bitkiler oldu. Bu şekilde mi yıkım yapılmak zorundaydı? Bu alanın etrafı kapatılıp temiz bir şekilde yıkım yapılamaz mıydı? Ağaçlar korunamaz mıydı?

 

Hurdacılardan arta kalan görüntü ise İstanbulluların önlerine ne gelirse basıp geçtiği bir arbede alanı şeklindeydi. Ağaçlar yarı kırık.

 

Bu yıkımlar Perşembe Pazarına doğru ilerler mi, o güzel eski doku bozulur mu? Haliç kenarı da parıl parıl parlayan yeni binalarla mı çevrelenir, eski gene unutulur mu, bilemem.


Ancak İstanbul gibi bir alanda deniz kenarında nefes alınabilecek, belki de bir iki lokma yemek yenilebilecek yerlere de ihtiyaç var. İstanbul herkesin hakkı.

Ama planlı bir İstanbul’dan bahsediyorum. Her önüne gelenin dükkan açmadığı, işletmelerin denetlendiği, düzgün, sağlık saçan dükkanlar, pis kokular değil.

istanbulfood.com