Ramazan sofraları

'Yeryüzü sofrası'nda lüks restoranlarda yüzlerce liraya yapılan iftar menüleri yok, ama ağızda, damakta kalan o sofralardan daha ala tatlar var. O sofrada israf yok. Yemek ile kurulan dostluk var, anlayış var.
Ramazan sofraları

İstanbul’un en romantik sofrası belki de ‘yeryüzü sofrası’. En anlayışlısı. En barışçılı. En hoşgörülüsü. Ramazanı en iyi temsil edeni. Oruç tutan, tutmayanın yan yana iftar açtığı, herkesin evinden getirdiklerini sofraya koyduğu, sofraya konulanın paylaşıldığı, bir tabağın fazla görülmediği bir sofra bu. Bakkaldan alınan suyun, büfeden getirilen çayların, evden getirilen yemeklerin paylaşıldığı. Birbirini tanımayan yüzlerce, binlerce belki de, insanın hep beraber diz dize yemek yediği, ekmeğin, pidenin elden ele dolaştığı bir sofra. Bereketli. Hoşgörülü.

O sofrada lüks restoranlarda yüzlerce liraya yapılan iftar menüleri yok, ama ağızda, damakta kalan o sofralardan daha ala tatlar var. O sofrada israf yok, tabağını yiyemeyecek kadar çok yemek ile doldurmak yok. Açgözlülük, gösteriş yok. Yemek ile kurulan dostluk var, anlayış var. Allah ne verdiyse denir ya. O var ‘yeryüzü sofrası’nda.

Oruç tutmayanın, sigara içenin, su içenin tartaklandığı haberleri duyuluyor memleketin dört bir yanından, nereye gitti diyorum bizim hoşgörümüz... Türkiye’nin her yerinde Yeryüzü Sofrası kurulsa bu hoşgörü geri gelir mi? Ramazan ayının gerçek anlamına geri dönülür mü? O sofradan ders alınır mı?

Büyürken ki ramazanlarda en belirgin hatırladığım, kimin oruç tutup kimin oruç tutmadığının hiçbir önemi olmadığı idi. Bilinmezdi, konuşulmazdı. Sokaklarda yürürken yemek yemenin ayıp ve adab-ı muaşeret kurallarına uygun olmadığı zamanlardı zaten, onun için de sokakta kimse bir şey yiyip içerek dolaşmazdı. Bu kadar koşuşturmamız yoktu, zamanımız vardı.

Konu komşu hep beraber iftar açılırdı. Mahallenin küçükleri pide almaya mahalle fırınına yollanırlar, sıcak pideler el yakmasın diye el değiştire değiştire taşınır, taşınırken ucundan da o kokuya dayanamayıp koparılırdı.

41 çeşit iftariyelik, yiyebildiğin kadar, doyana kadar, açık büfe, set menü, sınırsız gibi kelimeler de, kebapçı da oruç açmak da hayatımızda yoktu. İftarlar evde açılır, tüm gün evin hanımları bu iftar için hazırlanırlardı. Hep bir iki tabaklık fazla yemek olurdu, iftara son dakika katılabilecek bir tanıdık veya o zamanın değişiyle Tanrı misafiri için bol bol yiyecek vardı. Ama israf olmazdı. Kalan yemekler değerlendirilirdi. Herkes tabağındakini de bitirirdi. Basitti o zaman her şey. Ne varsa o yenirdi. Eline sağlık denir, sofranın güzelliğine methiyeler düzülürdü. Yemeği tatmayan evin hanımının arada tuzu az kaçırdığı da çok kaçırdığı da olurdu.  Gülünüp geçilirdi. O eski ramazanların en çok hoşgörüsünü özledim.

Ramazanın ilk günün şehrin kalabalığında bile hissedildiği, o uğultunun sanki bir parça azaldığını herkesçe hissedilirdi. Süheyl Ünver, Bir Ramazan Binbir İstanbul kitabında Ercüment Ekrem Talu’nın 1920’de yaptığı yorumda  ramazanın birinci gününü şu şekilde anlatır; ‘Ramazanın birinci günü daima halkta bir acemilik olur. Orucun kendine mahsus tiryakiliği, neş’esi, sarhoşluğu ile ülfet etmeyen vücutlar, dimağlar biraz zahmet çeker.’

1920’de yazılan bu kitaptan birçok alıntı kullanıyor Ünver, dikkati çeken ise o yıllarda  bile eskiden tabirini kullanarak, herkesin birbirini tebrik ettiğinden, samimi ziyaretler yapıldığından bahsediyor.

Ahmet Rasim, meşhur oburlar oburu Baba Yaver’in mühim bir yerde bir iftarda yediği yemeği bakın gene aynı kitapta nasıl anlatmış;

- Üç türlü orta kasa çorba

- On kişilik sofraya getirilen pastırmalı yumurtanın üçte ikisi

- Sırt sırta verilmiş iki hindinin keza üçte ikisi

- Bir kayık sahan emir dolma

- Bir sahan kuşbaşı kebap

- Bir mertabani tabak sakız muhallebisi

- Bir okka küçük tepsi baklava

- Kefenli, üzümlü, fıstıklı, havuçlu, biberli bir ufak lenger Buhara pilavı

- Kaymaklı bir hayli kayısı kompostosu

Nihayet dudakları morarıyor, gık diyemeyecek bir hale geliyor. Oturduğu yerden kalkamayarak uyuklamaya başlıyor. O esnada ev sahibi galiba patlayacak  vehmiyle Baba Yaver’i yavaşça dürterek:

- Baba, Baba; sana bir setliç, karbonat veya konyak vereyim mi diye uyandırınca:

-  Onları istemem evlad. Biraz kızarmış ekmekler bir dilim kaşar peyniri getirsinler. Yediklerimi hazmettirir, diyor.’

 

Sevgi, anlayış ve hoşgörünün tükenmediği bir ramazan dilerim...

 

 

istanbulfood.com