Tek tek yok oluyorlar...

Şehrimize yabancılaştırmak mı istiyorlardı bizi? Başka bir şehir yaratmak mı? Modernlik adı altında tarihi değerleri olmayan ve içi boşaltılmış bir şehir mi? Olduk olacağız, az kaldı.
Tek tek yok oluyorlar...

Tarihimiz, toplumsal hafızamız, siliniyor.

Her haber ile biraz daha.

Bu sefer de Lebon Pastanesi’nden geliyor haber.

Gene aynı yasa, Borçlar Kanunu 347. madde. Kiranın başlangıcından 10 yıl geçtikten sonra kiracının sebep gösterilmeksizin tahliye edilebilmesi.

Rakım Ziyaoğlu 21. Yüzyıl Yaklaşırken Beyoğlu isimli kitabında değişik bölümlerde şöyle anlatır Lebon’u:

“...Gelelim Lebon Kafesine, Lebon’un resmi ünvanı (cafetiere, Patisserie, Glacier et Restaurant Lebon) dur. Bu uğraşıları ile Batı üslubunda İstanbul’da ve Türkiye’de açılmış ilk kahvehanedir. ...”

“Löbon- Batı Benzeri ilk (Cafe) Kahvehane; Hidiviyal Palas’ı geçtikten sonra Kumbaracı –Yokuşunun başında bugünkü ABC Kitabevi’nin yerinde İstanbul ve Beyoğlu’nun ünlü ve tarihi Löbon (Lebon) Pasta ve şekerlemecisi açılmıştı. Kahvehane diyoruz ama, kahve, pasta, şekerleme, dondurma ve özel yemekler de yapılırdı. İlk sahipleri daha doğrusu kurucusu Fransız’dı. Osmanlı Hükümeti yanında Fransız sefirinin aşçısı ve pastacısı idi.”

 Liji Pulcu Çizmeciyan’ın İstanbul’da Kayıp Zamanlar isimli kitabında Lebon’dan şöyle bahsedilir;

“Asıl namlı Pastaneler Tünel’e doğruydu: Kumbaracıbaşı Yokuşunun başında Lebon iyi sosyetenin gittiği bir yerdi. Orada Fransız kahvesi içilir, pasta yenirdi. Haftanın bir günü şair Yahya Kemal muhakkak orada bulunurdu, etrafında çömezleriyle, sohbet edilir, şiir okunurdu.”

 Lebon Pastanesi hala pastacı kremasını süt ve yumurtadan yapan, hakiki limonata servis eden, etraftaki konsolosluklara, yabancı okullara kendi bayramlarına göre çörekler pişiren bir mahalle pastanesi. Uzaklardan onun nisuaz, profiterol, piramitlerini yemeğe gelenlere hala hizmet veren. Bir aile işletmesi, çalışanları yıllardır aynı olan. Diğer ortakları Şakir Bey ise 65 yıldır İstiklal Caddesi’nde. Eski İnci Pastanesi’nin bulaşıkçılığından işe başlayıp, müdür olduktan sonra Lebon’a ortak olan 81 yaşında bir beyefendi, hala her sabah işine geliyor...

Pastanenin ortağı Abdurrahman Cengiz’in oğlu Murat Cengiz ile konuştum. Onların da davası ilk mahkemede sonuçlanmış. Mal sahibi olan vakıf zaten dört yılda bir kira artışı için dava açarmış ve sonunda uzlaşmaya bağlanırmış. Ama bu sefer direkt tahliyesi için açılmış mahkeme ve tek celsede tahliye kararı verilmiş.  Temyize gidiyorlar, umutlu Murat Bey ama ‘bu yasanın adaletini , mantığını anlamak mümkün değil’ diyor. Anlaşılacak bir yanı yok zaten. 

 Evet yasa bu, Borçlar Kanunu madde 347. Sırf mülk sahiplerinin sırtını sıvazlayan bir yasa.

 Rantın yüksek olduğu bölgelerde bu hikaye yayılmaya başladı.

10 yılda bir işletme değişirse, ne değeri olur ki bunun. Ne tarih yazılır ki? Cadde-i Kebir zaten yok, eskide yaşayalım demiyorum ben de. Ama yüzyılı, elli yılı, hatta 30 yılı aşan işletmelerin kapanıp gitmesi, sırf mal sahibi olmadıkları için... Evet bu ticaret olabilir bazıları için ama benim için, benim gibi düşünen İstanbul sevenler için böyle değil. Ticaret idam cezası demek değildir ki. Dükkan sahibi olmanın bedeli bu kadar yüksekken o işletmeler nasıl devam edebilir ki bu kanunla? 10 sene doldu hadi yallah düşüncesi ile ne kazancımız olur ki? Maneviyattan bahsediyorum. Maddiyata geçersek o işletme sahibi ne yatırım yapar ki kendine, markasına, nasılsa çıkartılacağım diyerek, o da günü kurtarmaz mı... 

Peki tarihi değerlerimizi neden koruma altına alamıyoruz, almıyoruz, bunun neden yasası yok? Neden her şey iki günlük dünya mantığında, para çarkında, dünü silerek, yarını umursamayarak, sadece bugünü düşünenlerin elinde?

Eskiden el sıkışarak yapılan anlaşmalar şimdi veraset sahiplerinin elinde acımasızca üstü çizilerek paraya dönüştürülmüyor mu?

Peki ne yapabiliriz? Ben artık bilmiyorum. Konu pasta da değil, köfte de, kaymak da. Tarihi Filibe Köftecisi için imza kampanyası bile başlattık, ne oldu? Hiç! İki elin on parmağını geçemiyoruz.

Umursamıyoruz. Beni en çok üzen bu; duyarsızlık, bakıp geçmek, görüp kafa çevirmek, başka yöne bakmak, yol değiştirmek. Benim başıma gelmesin de demek. Ama bizim şehrimizin başına geliyor, evimizin, canımızın. Beğenmediğin işletme olabilir, sırf sen o pastayı beğenmiyorsun, adam bana ters baktı diye, işletme tarzına burun kıvırıyorsun diye yok olup gitmesine göz yummak ne demek? Ben anlamıyorum.

Şehrimize yabancılaştırmak mı istiyorlardı bizi? Başka bir şehir yaratmak mı? Modernlik adı altında tarihi değerleri olmayan ve içi boşaltılmış bir şehir mi? Olduk olacağız, az kaldı. Sadece dedelerin gençliklerinin geçtiği pastanelere  torunlarını alıp gitsinler, romantik olalım demiyorum ki.  Demiyorum ama bu kadar tarihi işletmenin kapanması süresinde neden yaygara kopartamadığımızı anlamakta güçlük çekiyorum.

Bir otele, bir zincir kahveciye, bir zincir köfteciye, bir şans oyunları bayiine, bir milyonculara, aynı hediyelik eşyaları süsleyen vitrinlere, her köşe başındaki dönerciye, zincir mağazaların bir şubesine daha ihtiyacımız yok! Beyoğlu’na neden gidelim ki, aynı markaları görmek için mi?

Konu; İstanbul, şehir kültürü, İstanbul’u İstanbul yapan işletmelerin varlıklarını devam ettirmeleri, toplumsal hafızamız, şehir ruhumuz, kentimizin bütünlüğü. 

Omuzlarım çöküyor... Sonra olmaz diyorum, dik duracağım, dik duralım!

 

istanbulfood.com