Tren yolculuğu dediğin; Trans-Sibirya Ekspresi

Trans-Sibirya Ekspresi turu, 14 gün, 12 bin kilometre sürüyor. Moskova'da başlayıp Kazan, Ekaterinburg, Novosibirsk, İrkutsk, Baykal Gölü, Ulaan Üde, Ulan Batur derken Vladivostok'ta sona eriyor.
Tren yolculuğu dediğin; Trans-Sibirya Ekspresi

Fotoğraf: Tuba Şatana

THY ile 5 saatlik direk uçuşla Novosibirsk’e varmıştık. Odaları Sovyet zamanı filmlerden çıkmış, bordo halılı ve maun renkli mobilyalarla döşenmiş, basık ve eski kokan otel odamızda dinlenmeye çekildik. Pencereden efsanevi Trans-Sibirya yolculuğunu yapacağımız trenimizle buluşacağımız şehir garı görünüyordu.

Işıl ışıl lacivert trenin üzerine altın sarısı harflerle işlenmiş Trans-Sibirya Ekspresi karşıladı bizi ve maceramız başladı. Tur 14 gün, 12 bin kilometre sürüyordu, Moskova’da başlayıp Kazan, Ekaterinburg, Novosibirsk, İrkutsk, Baykal Gölü, Ulaan Üde, Ulan Batur derken Vladivostok’ta sona eriyordu. Biz gruba Novosibirsk’te katılıp, Ulan Batur’a kadar olan 9 günlük kısmına dahil olmuştuk.

Bavulları trene, kendimizi Novosibirsk Opera ve Bale Binasına attık. O binada Şehrazat, Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel seyretmenin hayalinde şehri gezip, trene döndük. Kompartımanımız koyu lacivert halılar ve döşemelerle kaplı, bu uzun seyahatte rahat edeceğimiz şekilde donatılmıştı, gardırop, klima, ufak bir masa ve en önemlisi tuvalet ve duş olan güzel küçük bir banyo. Hemen üzerimizi değiştirip treni keşfe çıktık. Tabii ki bardan başladık.

Yataklı vagonları geçip bar vagonuna ulaşıyorduk. Bar vagonu koyu renk, basık, karanlık İngiliz barları gibi döşenmiş, vagona bir piyano bile sığdırılmıştı. Akşamüstü çayları da piyano müziği eşliğinde burada yer alıyordu Adı çay saati olan bu saat bizim için kokteyl saati oldu. Barmenimiz Sergei içki servisini yapıyor, kadehleri dolduruyor ve biz yemeğe geçmeden, saatleri ileri alacağımızı hatırlatıyordu. Yolculuk boyunca 4 saat dilimi geçiliyor.

Bar vagonundan çıkıp, mutfak vagonuna dalıyorduk, yemek vagonuna yolumuz mutfaktan geçiyordu, kapıyı açtığımızda yüzümüze o tatlı sıcak kokular vura vura, sağa sola yalpalayarak yürüyorduk. Dar alanda karıncalar gibi çalışarak tüm trene 3 öğün yemek çıkartan mutfak ekibi tabak prezantasyonlarında da eksik kalmıyordu. Her durduğumuz istasyonda taze erzak alınıyor, olabildiğince bölgeye ait lezzetler, batılı damak tadına uydurularak sunuldu.

Kahvaltılar, mini büfeler halinde sunuluyor, trende pişmiş sıcacık ekmeklerden, omletlere, meyve, yoğurt, peynir, çeşit çeşit şarküteri... Trendeki değişik ülkelerden gelen yolcuların kahvaltı etme alışkanlıklarını karşılıyordu.

BAYKAL GÖLÜ'NE NAZIR MANGAL

Öğle yemekleri ise, kah Baykal Gölü’ne nazır mangal, kah piknik, kah da gezdiğimiz şehirlerdeki yerel lokantalarda oluyordu. Biz piknik yerine ulaştığımızda bizi yemeklerle donatılmış masalar, içki servis yapan garsonlar, yakılmış mangallar karşılıyordu. Bu organizasyona hayran kalmamak elde değil.
Yerel lokantalarda ise Rus mutfağından örnekler yiyorduk, patates, balık, et, ve salata türevlerinden oluşuyor. Yöreye özgü omul balığı hemen hemen her öğlen menüdeydi, turşu da öyle. Eh, zaten votka da var, daha ne isterdim ki!

Trendeki akşam yemekleri seçenekli menüden oluşuyor, bu menüleri de sabah kahvaltıda işaretleyip garsonumuza veriyorduk. Logolu tabaklar, kristal bardaklar, gümüş servis takımı, jilet gibi masa örtüleri, bez peçeteler... Tren genelinde aldığım servisin kalitesi, trenden daha çok başımı döndürdü, servis personeli ihtiyacın olunca yanında bitiyor, başka zamanlarda ise görünmez oluyordu. Hepsi ne içtiğini, kahveni, içkini nasıl sevdiğini biliyor, hatırlıyor, ama böbürlenmiyordu.

Geceleri yemekten sonra bar vagonuna geçip, içkimizi içmeye, sonra da odamızda kitabımızı okurken trenin huzur veren sesi ile tıngır mıngır sallana sallana deliksiz uykular uyumaya çekiliyorduk.

Trende bunlar olurken, Rusya topraklarında binlerce kilometre yol yapıyor, platolar, ormanlar, nehirler geçiyor, arada istasyonlarda durup, 20 dakika yürüyüp trene, yollara, doğaya geri dönüyorduk.

Rusya’nın yazlık evleri olan daçaları geçiyorduk yol boyunca, herkes bahçesiyle uğraşıyor, kışın yiyecekleri yetiştirmekle meşgul, sebzeleri çapalıyor, o arada da güneşten de istifade ediyorlardı.

Baykal Gölü’nde tren artık kullanılmayan orijinal Trans-Sibirya yoluna giriyor, bir buharlı lokomotif geliyor ve bize unutulmayacak bir buhar ve düdük şovu yapıyordu. Ulaan Üde’de Eski İnançlar Köyü’ndeki pencere ve kapıları değişik renklere boyanmış tahta evler ve yerel kıyafetleri ile Buryatlılar bizi karşılıyordu. Moğolistan’a yaklaşırken, sanki gökyüzü daha bir mavileşiyor, ovalar kadifemsi bir his bırakıyordu. Ger’ler, atlar, rengarenk köyler ve Ulan Batur’daydık. Naadam Festivali’nin açılış töreninde gelenekselliğin, modernlikle kucaklaştığını da gözden kaçırmıyor, bu rengarenk törene kendimizi bırakıveriyorduk.

Benim hatıralarımdaki tren yolculukları anneannemin kuru köftesi, zeytinyağlı sarması, yaş erdikçe Ankara-İstanbul yataklısında tren daha perondayken herkesten önce oturulan içki masası, ciğer, patates, rakı, peynir olarak kalırken, bu yolculuk bana bambaşka keyifler veriyor, keşke Türkiye’nin bu güzel doğasında bu tür seyahat edebilsek diye düşündürüyordu.

Ertesi gün 11 saatlik bir yolculuk ile İstanbul’a dönüyor, evimin önünden geçen tren yolunun, hızlı tren çalışması adı altında tüm ağaçların kesilerek genişletilmesini ve boynu bükük Haydarpaşa Garı’nı kucaklıyordum...

Not: Merak edersiniz diye; Türkiye’de gerçek Trans-Sibirya treni seyahatinin yetkili temsilcisi Fest Travel.


www.istanbulfood.com