Bunlar da kendilerine gazeteci diyorlar

80'li yılların 'hınzır' Sokak dergisi ve Radikal İki'nin efsane yayın yönetmeni Tuğrul Eryılmaz, yeniden Radikal'de... Bundan böyle güncel siyasetten popüler kültüre, magazinden dizilere varıncaya kadar gündeme ilişkin her şeyi Tuğrul Eryılmaz'a soracağız, o da lafını dolandırmadan anlatacak... Buyrun...
Bunlar da kendilerine gazeteci diyorlar

Erkan Aktuğ sordu, Tuğrul Eryılmaz lafı dolandırmadan anlattı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

RADİKAL - Tuğrul Eryılmaz’ı tanımlarken bir keresinde ‘duayen gazeteci’ diyesi olmuştuk, kızmıştı. Tamam ‘duayen’ demeyelim ama bu ülkede gazetecilikle ilgili meselelerde ilk başvurulacak insanlardan (’akil’ desek gene kızar!) biridir. ‘Duayen’ denilecekse illa, Mick Jagger, David Bowie hayranlığı konusunda duayendir. Sıkı 68’lidir, sıkı solcudur. Mahir Çayan’ların, Ertuğrul Kürkçü’lerin Ankara’daki öğrencilik yıllarından arkadaşıdır...
Tanımayanlar için kısa bir özet geçelim... 1969’da Ankara Siyasal’dan mezun olduktan sonra yaklaşık beş yıl Londra’da çalıştı, eğitim gördü. Siyasal’daki yüksek lisansının ardından TRT Haber Merkezi’nde gazeteciliğe başladı, bir süre Ankara Basın-Yayın’da ders verdi. 1981’de üniversiteden ayrılıp İstanbul’da yeniden gazeteciliğe başladı. Nokta’da Yeni Gündem’de çalıştı. 1980’li yıllarda çıkardıkları Sokak dergisinde yaptıkları ‘hınzır’ haberler efsanedir... Kısa süre çalıştığı Cumhuriyet’in ardından kuruluşuyla birlikte Radikal’e geçti ve bir başka efsaneyi, Radikal İki’yi yarattı. Bu süreçte Bilgi, Bahçeşehir, İzmir Ekonomi ve Kadir Has’ta gazetecilik dersleri verdi...

Onunla ilk kez karşılaşanlara dışarıdan 'huysuz' gelebilir. Oysa Tuğrul Eryılmaz’ın huysuzluğu lafını dolandırmadan, ‘dan’ diye söylemesinden gelir. Yoksa dünyanın en eğlenceli huysuzudur...

Biz de Radikal olarak bundan böyle güncel siyasetten popüler kültüre, magazinden dizilere varıncaya kadar gündeme ilişkin her şeyi Tuğrul Eryılmaz’a soracağız, o da lafını dolandırmadan anlatacak...

Başlıyoruz...

Erkan Aktuğ: Can Dündar ve Erdem Gül’ün Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlali var’ kararının ardından serbest bırakılmaları ne düşündürdü size?
Tuğrul Eryılmaz: Can Dündar ve Erdem Gül’ün serbest bırakılması beni kişisel olarak inanılmaz derecede mutlu etti. Övünmek gibi olmasın Can Dündar, Ankara İletişim’de benim öğrencim olmuştu son sınıftayken. Sonradan onunla meslektaş olduk. Ama davanın, olayın genelini düşündüğün zaman bu tabii ki çok önemli bir adımdır, fakat Anayasa Mahkemesi’nin bu bireysel başvuru üzerine verdiği karardır. 3’e karşı 12 oldu, olmayabilirdi de. Şunu demeye çalışıyorum, uygulama ve yasalardaki demokratikleşme kanallarının açılması, değerlendirilmesi gerekiyor. Yargı Türkiye’de siyasallaştığı sürece, iktidarların yoğun bir biçimde yargıya -istedikleri kadar hayır desinler- etki yapmak için bazen alenen direktif vermelerine kadar giden durumlar var neredeyse... Bu ortadan kalkmadan hiçbirimizin, hiçbir gazetecinin yüreği rahat etmeyecek. Sonuç olarak, benim bilebildiğim kadarıyla 25-30 kadar gazeteci hâlâ cezaevinde yatıyor. Tabii ki çok mutlu oluyorsun, bireysel olarak muhteşem bir şey amaaa, diye devam etmek gerekiyor.
Ben bu haberi aldığımda Diyarbakır’da haber atölyesindeydim. Kürt gazetecilerle iki günlük bir ders durumum vardı. Tabii ki çok sevindim ama Diyarbakır’ın durumunu oradaki gazetecilerden dinleyince İstanbul'da sevineceğimin herhalde yarısı kadar sevindim.
Bir de sevinmeyenler var. İktidar yanlısı gazetelerin neredeyse tamamı Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyesi karşısında matem tuttular. Ama ne yazık ki bunlar da kendini gazeteci zannediyor. Zaten buradan da bunlara neden 'gazeteci' değil de ‘iktidarın basın sözcüsü’ dediğimiz kolayca anlaşılabilir.

Özgür Gazeteciler Cemiyeti’nin Diyarbakır’da düzenlediği haber atölyesinden yeni döndünüz. Oradaki izlenimlerinizi anlatır mısınız? Hem kentin hem de gazetecilerin durumu açısından...
Oradaki Kürt medyası, genç muhabirler ya da mesleğe yeni başlayan gazeteciler için atölyeler düzenliyor. Bir sürü insan gidiyor. Bir tür haber akademisi gibi bir şey yapmaya çalışıyorlar. Ben de iki gün oradaydım. Yaş ortalaması 25 idi, 14-15 kişilik bir sınıftı. Şunu seziyorsunuz: Oradaki genç gazeteciler de bizdeki kötü gazeteciliği örnek alarak sanki -daha çok başındalar işin, öyle bir tehlike yok ama- gazetecilik refleksinden önce belki de haklı olarak Kürt olmak, Diyarbakırlı olmak refleksi veriyorlar. Bir laf vardır gazetecilikte, sen iyi bir gazetecilik yapacaksan mezhebini unutacaksın, ırkını unutacaksın, hatta cinsiyetini unutacaksın. Bu minvalde bir takım tartışmalar oldu. Haber yazmak üzerine yoğunlaştık. Ama şunu gözlemledim, Diyarbakır kenti mutsuzdu. Ben hayatımda hiç böyle mutsuz bir kent görmedim. Düşünebiliyor musun neredeyse hiç müzik sesi duymadım, lokantada tek başıma yemek yedim, hiç kimse yoktu. Gece iki kere bomba sesiyle, silah sesleriyle uyandım. Daha önce de gitmiştim, cıvıl cıvıldı. Diyarbakır’ın o mutsuzluğu genç gazetecileri de etkilemiş, orada yaşayan bireyleri de etkilemiş. Bir yanda hayat sürüyor, bir yanda TOMA’lar, polisler... İki gece kaldım Diyarbakır’da. Gerçekten benim çok sevdiğim bir kenttir. Ben orada ilkokula başlamıştım, babam memurdu. Çok çok üzüldüm. İnşallah bu duygusal kopuş giderek büyümez ve yeniden bizler bir arada yaşamanın yollarını buluruz. Burada ağırlıklı sorumluluğun Türkiye Cumhuriyeti parlamentosuna ve iktidarlarına düştüğünü düşünüyorum. “Yahu onlar da...” demenin bir alemi yok.

Geçen haftanın önemli gündeminden biri de Cerattepe’ydi. Artvin halkının karşı durması sonucu hükümet, ‘Hukuki sürecin bitmesini bekleyeceğiz’ noktasına geldi ve bu kazanım olarak değerlendirildi. Hukuki sürecin bitmesini beklemek neden kazanım olsun?
O kadar belli ki, ben şu izlenimi edindim: Bir şekilde yolunu bulup orada şirketin istediği bir sonuca ulaşmak istiyorlar. Ama o kadar ciddi bir orada yaşayan insan, Cerattepeli, Artvinli tepkisi görüldü ki, buna da bahane bulamıyorlar, oradan geldi buradan geldi diye... Bir şekilde yumuşatma yoluna gidildiği düşünülürken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bizi yine mahcup etmedi ve “Bunlar yavru Gezi’ciler” deyip durumu yeniden sertleştirmeyi becerdi.
Ama atılan adımın, kazanılan hikayenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çok enteresan bir şey söyleyeceğim, Diyarbakır’da genç gazeteci arkadaşlara hangi konulardan konuşalım dediğim zaman -üç dört konu öne çıkıyordu, 'Sur' gibi...- öne çıkan konulardan biri Cerattepe’deki insanların, ‘Biz bu madeni istemeyiz, ormanlarımızı ağaçlarımızı feda etmeyiz’ konuşmasıydı. Bu çok hoşuma gitti. Hakikaten baktığında Diyarbakır nereee Artvin nere dersin ama demek ki pek de öyle olmuyor her zaman...

Oscar haftasındayız. Bu seneki ’hiç siyahi aday yok’ tartışmalarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Her yerde var bu tartışma... Asıl mesele azınlıklardan hoşlanmıyorlar. Hani şöyle bir laf vardır ya, 'Allah kimseyi azınlık yapmasın'. Tamamen çoğun insafındasın çünkü. Sadece siyahlar değil, bizde çok yansıması olmadı ama kadınlar ve gay-lezbiyen gruplar da çok itiraz etti, 'bizi görünmez kıldınız' diye... Maalesef böyle. Siyahi aday tartışmalarının elbette faydası olacaktır, bir şeyler değişecektir ama ben bu yılki Oscar’ın bir tek şeyle anılacağını düşünüyorum, "Leonardo DiCaprio’nun nihayet Oscar aldığı Akademi gecesi" diyecekler... DiCaprio gibi hem fiziğiyle hem yeteneğiyle hoş bir herifin Oscar alması bence herkesi mutlu edecek. 'Şimdiye kadar çoktan hak etmişti'den önce kıyak adam! Parlak delikanlı diye çıkarıp romantik aşkların adamı gibi önümüze sürüldükten sonra müthiş bir aşaması var adamın... Hâlâ da yakışıklı. Keşke mesela ileride Kıvanç Tatlıtuğ’un da Oscar’a aday olduğunu düşünsek... Ne kadar büyük mutluluk! DiCaprio yaptı bizimkiler niye yapmasınlar...

Dizileri de yakından takip ettiğinizi biliyoruz. ‘Hayat Şarkısı’ dizisi, 7’nin üzerinde reyting aldı. Burcu Biricik’in ‘sarışın Kara Melek’(!) diye anılan tiplemesi tuttu. Ne dersiniz?
İtiraf edeyim, ben orada çuvalladım. İlk seyrettiğimde dedim ki, 'başrolde oynayan kadın hem gökgözlü -eskiden öyle derlerdi bu mavi yeşil gözlülere- hem sarı kafa, bir de üstüne üstlük psikopat'... Bir şekilde örtülüyor ama çok ciddi psikopat! Ben bunu yutturamayacaklar diye düşündüm. Başrol oyuncusu yakışıklı delikanlının (Birkan Sokullu) hiçbir kabahati yok ama onun rolü de inandırıcı değil. Bir şekilde bu hengamede böyle abuk ve inandırıcı olmayan aşk hikayesi bence insanlara iyi geldi. Bir de tabii Ahmet Mümtaz Taylan gibi Seray Gözler gibi iyi oyuncular var... İlk bölümde kızmıştım, ikinci bölümde ‘Hmmm’ dedim...


http://www.radikal.com.tr/151925315192530

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.