1 Mart'ı tartışırken

ABD yönetiminin önde gelen temsilcilerinin geçen haftaki açıklamaları ve bunlar karşısında Türkiye'nin tutumu tartışılıyor. Bu tartışmanın, aslında dışa ve içe yönelik iki cephesi var.

ABD yönetiminin önde gelen temsilcilerinin geçen haftaki açıklamaları ve bunlar karşısında Türkiye'nin tutumu tartışılıyor. Bu tartışmanın, aslında dışa ve içe yönelik iki cephesi var.
ABD temsilcilerinin açıklamaları, bu kişilerin hükümette üst düzey mevkilerde bulunmaları nedeniyle, devletlerarası ilişkiler bakımından kaydedilmesi gereken açıklamalardır. Bu nedenle, Türkiye hükümetinin adamakıllı hazırlıklı ve ince ayarlı bir diplomatik cevapla karşılık vermesi beklenir. Böyle bir uygulama tarzı, klasik anlamda devletler düzeni içinde bir anlam taşır. Devletler, birbirleri karşısında
hukuken egemen ve eşit olduklarını gösteren bir tutum ve uygulama içinde olmak zorundadır. Dolayısıyla, günümüz dünya düzenine ilişkin değerlendirmelerde, ABD merkezli bir 'imparatorluk' söylemi etkili olsa da, böyle bir tavırdan geri durmanın bir anlamı yok.
Ancak günümüz dünyasında, sadece bir devletin kendi iç düzeni bakımından değil uluslararası zeminde de etkisi olan toplumsal örgütlenmenin payı da göz ardı edilemez. Irak'a karşı savaşa giden yolda, Türkiye'deki örgütlü veya örgütsüz toplumsal muhalefetin görünür bir etki yarattığı söylenebilir. Bunda, herhalde, savaşa karar verme konusunda tüm dünyada üzerinde mutabık kalınmış bir çerçevenin dışında, kaba güce yönelen bir politikaya karşı olmak bu muhalefeti toparlamada başlıca etmendir. Türkiye hükümetinin, bu gelişmeyi isabetle değerlendirdiği söylenebilir mi?
O dönemde, Türkiye'de, özellikle hükümet çevrelerinde dikkat çekilen ülkenin temel çıkarları arasında, mali kaygılar ön planda görünüyordu. Bunun başlıca nedeni, ilk Körfez krizi sırasında Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı kayıplardı. Buna dikkat çekmekte haklılık payı olmakla birlikte, bu kayıplara yol açan nedenlerin başında, Türkiye'nin 661 sayılı Güvenlik Konseyi kararıyla öngörülen ve Irak'a karşı ekonomik nitelikte zorlayıcı tedbirlerin uygulanması geliyordu. Dolayısıyla, ABD'nin bireysel politikalarından bağımsız olarak ve sadece Birleşmiş Milletler sisteminin bu konuya ilişkin işleyişi bile, üstesinden gelinememiş birtakım sorunlara yol açmaktaydı.
Bu durumda, Birleşmiş Milletler sistemini umursamayan bir tek yanlı politikayı icra etme hevesinde olan ABD'nin karşısında, önceki krizde sistemin zayıflıkları nedeniyle kayba uğrayan bir Türkiye'nin, tamamen sistem dışında tasarlanan bir biçimde olası kaybını karşılama çabası, herhalde ABD tarafında da daha farklı algılanmış değildir. Ancak bu durumda, Türkiye'nin iç düzenine bakacak olursak, Anayasa'nın 92. maddesinde, kuvvet kullanma gibi bir konuda karar alma sürecinde, 'uluslararası hukukun meşru saydığı haller' koşuluna vurgu yapıldığı görülür. Türkiye'nin, gerek icra koşulları tartışılan bir askeri harekât gerek bunun sonucunda uğrayacağı kayıpların giderilmesi koşulları bağlamında, tamamen sistem dışı bir mutabakat üzerinde ABD'yle müzakereleri sürdürdüğü hatırlardadır.
Şayet bu müzakereler, demokrasiler arasında yürütülüyorsa, anayasasında böyle bir bağlayıcı hükmün ve etkili bir toplumsal muhalefetin bulunduğu bir ülkede, hükümet, aslında güçlü bir müzakere kozuna sahiptir. Eğer bu, karşı tarafça umursanmıyorsa, bunun siyasi ve hukuki anlamı tartışılmak gerekmez mi? Veya böyle bir normatif yaklaşım, zaten Türkiye tarafında da çok ön planda değerlendirilmiyorsa, o zaman anayasadan alınmayan bir yetkinin anlamı, yine Türkiye düzeni bakımından nasıl açıklanacaktır?
Bütün bu sorular, yükselen ABD hegemonyası karşısında, gerçeklerle bağdaşmayan anlamsız ayrıntılar olarak nitelenecekse, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde yapmak zorunda kaldığı 'iyileştirmeleri' nasıl anlamlandırmak gerekecektir? Son tahlilde, ortaya çıkan sorun hükümetin, bu süreçte kanımca yetersiz kaldığı izlenimi doğuran tutumu, iktidar olmasında meşruiyet ölçütüne vurgu yapan bir anlayışı ileri sürmesine rağmen, 1990-91 krizinden sadece mÉli olarak değil, fakat ülkedeki anayasal kurumların işleyişiyle ilgili olarak da yararlanabilecek deneyimler ışığında bir dış politikayı etkili kılamaması oldu.