12 Eylül: Bir hatırlama çabası

Bu yıl, 12 Eylül 1980 darbesinin 25. yıldönümü olduğu için, bir çeyrek yüzyıl öncesinin ve sonrasının muhasebesi, bu nedenle de önem kazandı. Bu yüzden, bugün de bu konuyu ele almak istedim.

Bu yıl, 12 Eylül 1980 darbesinin 25. yıldönümü olduğu için, bir çeyrek yüzyıl öncesinin ve sonrasının muhasebesi, bu nedenle de önem kazandı. Bu yüzden, bugün de bu konuyu ele almak istedim.
Salı günkü yazımda, insan haklarına ve demokrasiye saygılı, hukukun üstünlüğünü yücelten bir yaklaşımla, Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusuna değinmiştim. Ve sonuç olarak bir öneride bulunmuştum: 1980-1983 dönemindeki uygulamalar nedeniyle, tamamen veya kısmen, hâlâ mağduriyeti sürmekte olan kişilerin bu durumunun yarattığı ağırlığın giderilmesi için bir çaba gösterme sorumluluğu. Bu, her şeyden önce, durum saptaması yapmayı gerektiren bir çaba olmalıdır. Karşı karşıya bulunulan sorunun bir envanterinin çıkarılması düşünülebilir. Meclis'in İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'nun böyle bir görevi üstlenmesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Ama bu amaçla Meclis bünyesinde kurulabilecek başka bir oluşum da bu işlevi yerine getirebilir.
Ancak, bu noktada, böyle bir çabanın neden ortaya konulduğunun ve hedefinin, toplumsal bir uzlaşma içinde belirlenmesi hayati bir önem taşır. Bu çaba, rövanşist bir hedefe sahip olmaktan uzak bir anlayışla inşa edilmelidir. Amacı, Anayasa'nın Geçici 15. maddesinde çerçevesi çizilen koruma zırhına dahil edilmiş zümreden bir 'hesap sorma' dili yerine, yaşanmış gerçeklerin görünür olması, kabulü ve unutulmamasının sağlanması bağlamında belirlenmelidir.
Cezai bir yaptırım hedefi yerine, Türkiye'nin çok yakın geçmişindeki bu karanlık dönemin insan temelinde aydınlatılması amaçlanmalıdır.
Bu araştırma çabasının başlangıç hattında, bunun seyrine ilişkin biçimsel koşullar konusunda genel bir mutabakata varılmış olması gerekir. Ayrıca bu hususlar, hukuken, bir güvenceye de bağlanabilir.
1980-1983 döneminde, mağdur olduğunu beyan eden kişilerin, neredeyse Türkiye siyasi yelpazesinin tümünü kapsayan farklı kesimlere mensup olması, böyle bir uzlaşma girişimini destekleyici olabilir.
İlgili devlet aygıtları ve toplumsal örgütlerle kurulacak etkili bir işbirliği bu sayede güçlendirilebilir.
Böyle bir gerçeği araştırma modeli, Türkiye'de daha önce uygulanmış değil. Ancak bugünün Türkiye'sinde, bu yaklaşımla uygulanacak bir araştırmanın usulü, biçimi ve bunun işleyiş dili konusunda yapıcı katkıları olabilecek yetkin uzmanlar var. Ayrıca, son on yıl içinde, buna benzer çabaları başarıyla sonuçlandırmış toplumlar da var.
Bu örneklerin ortaya koyduğu zengin deneyim birikimi de dikkate alınması gereken bir yol göstericidir.
Burada kısaca açıklamaya çalıştığım model çerçevesinde yapılması öngörülen iş, bugüne kadar hakların korunmasına yönelik, geleneksel olarak kabul edilmiş yöntemlerden farklı ve belki de yadırgatıcı bulunabilir. Bu farklılığı, sadece bir 'ince ayar' yapma zorunluluğu olarak görmek ve açıklamak gerekir. Yoksa bir ret ve yadsıma tavrının yeni bir ifadesi olarak değil. Kişiyi ve onun mağduriyetini, belli bir mesleki bilgiye bağlı terminoloji ve yöntemlerle sınırlı olmaksızın, kendi gerçekliği içinde ortaya konulmasını sağlama çabası asıldır. Kısa vadede, alma ya da verme olarak tanımlanabilecek bir ilişki biçiminin doğuracağı yükten kurtulmuş bir yaklaşımla, o gerçeği görme çabasıdır bu.
Bu birlikte çabalar sonucunda varılacak hedef, belki yeterince sesli ve gürültülü olmayacaktır. Ama bilinçli, dinamik ve kararlı bir demokratik toplum olma yolunda, o sessizliğin sesi daha güçlü çıkabilir.