12 Eylül ve sorumluluk bilinci

Dün, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümüydü. Üzerinden tam bir çeyrek yüzyıl geçti ama siyasi veya sosyal, değişik uzantılarıyla bu darbeyi ve onun zihniyetini hâlâ tartışmak zorundayız.

Dün, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümüydü. Üzerinden tam bir çeyrek yüzyıl geçti ama siyasi veya sosyal, değişik uzantılarıyla bu darbeyi ve onun zihniyetini hâlâ tartışmak zorundayız.
Bu yıl, 12 Eylül'ü hatırlama çabalarının başında, Anayasa'nın Geçici 15. maddesindeki hüküm yer alıyordu. Bu madde, bilindiği gibi, öncelikle 12 Eylül döneminin karar organlarındaki kişilerin sorumlu tutulmalarının önlenmesine ilişkin hukuki bir zırha, anayasal güç vermeye yöneliktir. Buna göre, Milli Güvenlik Konseyi, bu Konsey döneminde kurulmuş hükümetler ve Danışma Meclisi'nin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz. Ayrıca, aynı hükme göre, bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da aynı hüküm uygulanacaktır.
Böylece, sadece Konsey üyeleri değil, fakat asker ve sivil bir karar alıcılar ve uygulayıcılar zümresinin, cezai, mali veya hukuki bir sorumluluktan uzak tutulmak istendiği açık. Bu maddenin son paragrafı, bu dönemde kabul edilen düzenlemeler ve yapılan işlemlerin de anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceğini öngörmüştü, ancak dört yıl önceki anayasa değişikliğiyle bu paragraf kaldırıldı.
Etkili bir demokratik düzenin geleceği bakımından epey sorunlu olan bu Anayasal hükmü, sadece katı, rövanşist bir bakışla değerlendirmemeliyiz.
Sorun, bunun ötesindedir.
İnsan haklarına ve demokrasiye saygılı, hukukun üstünlüğünü yücelten bir yaklaşımla öncelikle vurgulanması gereken gerçek, Eylül 1980 ve Aralık 1983 arasındaki dönemde, Anayasa'dan ve hukuktan kaynaklanan hakları askıya alındığı için mağdur olmuş kişilerin, hâlâ hukuken giderilmemiş bir ihlalin gölgesi altında yaşıyor olmalarıdır. Anayasa Mahkemesi, bu madde hükmünü değerlendirdiği 2001 yılındaki bir kararında, anayasa koyucunun böyle bir hüküm sevk etmekle, bunda 'kamu yararı' gördüğünü ileri sürmüştü. Mahkeme'nin bu yorumundaki 'kamu yararı' vurgusunun doğurduğu ciddi hukuki tartışmaya burada girmek istemiyorum.
Ama, özellikle siyasi otoritenin dikkate alması gereken insani ve hukuki bir gerçeği hatırlamamızda yarar var. Bugün, 12 Eylül döneminde maruz kaldıkları muamele ve cezalar nedeniyle mağduriyeti hâlâ sürmekte olan kişiler bulunduğu tartışmasız. Bu kişilerin sayısı ve mağduriyetinin niteliği konusunda kesin bir bilgimiz yok. Yukarıda andığım Anayasa hükmünün sağladığı konforlu zırh, öyle sanıyorum ki, ilgili devlet kurumlarının da böyle bir incelemeye gerek duymasını önlemiş görünüyor.
Ancak, mağduriyetin ya da bunu doğuran ihlal olgusunun sürmekte olduğu gerçeği, uluslararası insan hakları hukuku bağlamında göz ardı edilemeyecek ağırlıkta bir durumdur. Bu, adli makamların bu konuyla ilgilenmesi konusunda, her türlü hukuki yetki engelini ortadan kaldırıcı bir güce sahip kabul edilir. 12 Eylül döneminde, değişik hak ve özgürlüklerin, yaygın ve sistematik olarak nitelenebilecek bir biçimde ihlal edilmesi sonucunu doğuran bazı uygulamaların olduğuna ilişkin bilgiler azımsanacak gibi değildir. Bu durum, sadece bireysel sınırlar içinde değil, fakat insanlık bakımından mütalaa edilmesi gereken ağırlıkta bir suçun oluştuğu kuşkusuyla, büyük bir duyarlılıkla incelenmeyi gerektirir.
Danıştay, 1989 yılında, Sıkıyönetim Kanunu gereğince kullanılan yetkilere dayanarak kamu görevlerinden uzaklaştırılan kişilere ilişkin davada, örnek olacak bir biçimde bu yaklaşımı ortaya koymuştu. Danıştay'a göre, 1980-1983 dönemini, sıkıyönetim rejiminin gerekleri dışında değerlendirmek mümkün değildir. Bu, bir hukuksuzluk değil, olağanüstü hal rejimi olarak mütalaa edilmelidir. Anayasa'nın buna ilişkin 15. maddesi açıktır: Türkiye makamları, bu rejim nedeniyle hak ve özgürlüklerin durdurulması durumunda dahi, Türkiye'nin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini ihlal edemez.
Sanırım, yakın tarihimizin bu karanlık dönemine ilişkin, öncelikle bir mağduriyet envanterini çıkarmak, zihinlerde ve yüreklerde bir uzlaşma filizini büyütmek için, gözle görünür bir girişimde bulunmanın anlamı büyük. Örneğin Meclis'in İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, böyle bir girişimi başlatmak için uygun bir merci olamaz mı?