1928 yılına döndük

27Ağustos 1928 günü imzalanan, dönemin ABD ve Fransa Dışişleri Bakanları'nın adlarıyla anılan bir anlaşma vardır...

27Ağustos 1928 günü imzalanan, dönemin ABD ve Fransa Dışişleri Bakanları'nın adlarıyla anılan bir anlaşma vardır: 'Briand-Kellog Misakı'. Bu anlaşma, yapıldığı döneme göre çok ileri bir anlayışla kaleme alınmıştır. Buna göre, bu anlaşmayı kabul eden devletler, uluslararası uyuşmazlıkların çözümü için savaşa başvurmayı ve savaşı, uluslararası
ilişkilerinde, ulusal politikalarının bir aracı olarak kullanmayı resmen kınadıklarını ilan etmişlerdir. O dönemin dünyasında, devletlerin savaşa başvurması, hâlâ devlet egemenliğinin göstergelerinden biridir. Dolayısıyla böyle bir anlaşmanın kotarılması gerçekten önemli bir adım sayılır.
Belki, bu hukuki gelişme İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesini engelleyemez. Ama Briand-Kellog anlaşması, savaş sonrasında kurulacak dünya düzeninin temellerini oluşturan ve savaştan önce yeşermeye başlamış bu uluslararası topluluk ruhunun yapıtaşları arasında yer alır. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı'nın saldırgan devletlerinin liderleri, savaş
öncesinde oluşmaya başlamış bu hukuku, kaba bir şekilde çiğnemekle de sorumlu tutulurlar.
ABD ve Britanya'nın, Irak'a karşı birlikte başlattıkları savaş, 1945 yılından beri, devletlerin hukuk lügatlerinden çıkarılıp atılmış bir kavramdı. Oysa, Başkan George W. Bush'un ve 'silah arkadaşları'nın, 11 Eylül'den itibaren yaptıkları açıklamalarda, kuvvet kullanmaya değinilen her fırsatta, bunun, ABD'nin 'egemen yetkileri'ne dayandırıldığını görüyoruz. Azor zirvesinin ardından yapılan açıklamalarda da bu yaklaşımı
görmek mümkün. Bunun anlamı, biraz hukuk bilenler için çok açıktır:
'Bizzat ihkakı hak'. Yani, kendi hakkını bizzat kendi gücüyle kanıtlama ve savunma durumu.
ABD liderleri, böyle bir durumu, örneğin meşru müdafaa gibi bir zaruret halinin ifadesi olarak kullanmıyorlar. Bilakis, tamamen ABD'nin kendinden menkul gerekçeleriyle inşa edilecek yeni bir dünya düzeni tasarımının araçları arasında, bu zorbalık da 'meşru' olarak sunulmaya çalışılıyor. Geçen hafta, Başkan Bush'un hem Irak ve bazı Avrupa ülkeleri hem de bizzat Birleşmiş Milletler'e karşı fütursuzca ültimatom çekmesinin temel nedeni de buydu.
Bu, dünya ve ABD için bir talihsizlik. Zira ABD'nin, bugünkü Cumhuriyetçi yönetiminin iktidara gelmesi de, aslında, şimdi hiç umursamadıkları o hukuk sayesinde olmadı mı? Başkan Bush'un, bir türlü seçilip seçilemediğinin anlaşılamadığı oy pusulalarının sayımı işi, sonunda yüksek mahkemenin kararıyla kesin bir sonuca bağlanmamış mıydı? Anlaşılan, Başkan'ın bu ezik zaferinin iç acısını gidermede, ABD hukuku kendisine
yeterli gücü sağlayamadı.
Bu gelişmeyi değerlendiren bazı yorumcuların, olan biteni realpolitik içinde anlamlı kılmaya çalışırken, dolaylı olarak bir çatışma hayranlığını dillendirdiği ortadadır. Bunu, ister ekonomik ve mali, ister bölgedeki Türkiye nüfuzunun artırılması gibi, 'meşru' gerekçeler etrafında dönerek ortaya koymanın bu vahim sonucu ortadan kaldırdığı iddia edilemez. Sonuçta, Washington'dan kaynaklanan bu çılgınlık, dünyaya yeni bir nizam verme yaftası altında, savaş aracını kullanarak, dünya ile bir tür iletişim kurma amacında. Realpolitik söylem içinde bu tutuma bir anlam vermek elbette mümkün. Fakat, insanın çatışma halini, yeni bir düzenin küresel ölçekteki dili olarak inşa etmeye çalışmak, aslında, tam da yıkıcı 11 Eylül ortamının taçlandırılması anlamına geliyor.
Birleşmiş Milletler'in, bu noktada, ancak bu savaşın tamamlanması ve Irak'a 'bahar'ın gelmesinden sonra, bu konuyla ilgileneceği ve ülkeye insani yardım ya da yeniden inşa faaliyetlerinin koordinasyonu için girebileceği şeklindeki mesajlarsa tam bir kara mizah örneği. Genel Sekreter Kofi Annan, 1994 yılında, barış harekâtlarından sorumlu genel sekreter yardımcısı konumundaydı. Ve göz göre göre, Ruanda'daki soykırımı önlemede nasıl da etkisiz kaldığını yıllar sonra itiraf edip, günah çıkarmıştı. Öyle görülüyor ki Annan, birkaç yıl sonra, yine gözyaşları arasında aynı tabloyu tekrar edebilir.
Bugünün dünyası, ABD'nin Cumhuriyetçi yönetimi sayesinde, devletin savaşa başvurmasını meşrulaştırma bakımından, 1928 yılının da gerisine gitti. Demek, dünyada ebedi barışın hüküm sürmesi için Cumhuriyetçilik başlı başına yeterli bir koşul değil.
Bu sonucun asıl kimin işine geldiğini oturup düşünmek zorundayız.