ABD düzeni-BM düzeni

1990 yılında Irak, Kuveyt'i işgal ve ilhak ettikten sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından bu ülkeye karşı ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasına karar verilmişti.

1990 yılında Irak, Kuveyt'i işgal ve ilhak ettikten sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından bu ülkeye karşı ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasına karar verilmişti. Türkiye'nin de bu karar çerçevesinde Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattığı, sanırım hatırlardadır.
Bu nedenle Irak'ta meydana gelen çocuk ölümleri, ciddi beslenme yetersizliği gibi büyük insani sorunlar nedeniyle, 1995 yılında, gene bir Konsey kararıyla sınırlı petrol satışına olanak tanınmıştı. Irak, 90 günlük dönemler için 1 milyar doları geçmemek kaydıyla petrol ihraç edebilecek ve buna karşılık, gıda ve sağlık malzemesi ithal edebilecekti. Bu programa, bilindiği gibi 'petrol karşılığında gıda' adı verildi. Ancak Irak, Kuveyt'teki kayıpların karşılanması (yüzde 30), Kuzey'deki Kürt gruplara ayrılan pay (yüzde 13) ve bu programın maliyeti (yüzde 4) için yapılan kesintiler sonunda, petrol satışından elde edeceği gelirin ancak yarısı civarında bir kaynağa sahip olabildi. Bağdat rejiminin bu kaynağı, insani amaçlarla ne ölçüde dengeli dağıttığı da işin cabası.
Geçen mart ayında, Güvenlik Konseyi'nin kararıyla bu programın uygulanması,
yeniden 45 günlük bir süre için uzatılmıştı. Şimdi ABD, bu programa son verilmesini istiyor. ABD, buna ek olarak, Irak'ın silahsızlanma programına uyup uymadığının yerinde denetlenmesi amacıyla, gene Konsey kararıyla UNMOVIC ve IAEA tarafından yürütülen denetim faaliyetlerine de, artık son verilmesini istiyor.
Bu ambargo ve denetim faaliyetleri, özü itibarıyla, Irak'ın uluslararası barış ve güvenliği tehdit etmesine dayanıyordu. Ve şu ya da bu devletler tarafından değil, Birleşmiş Milletlerce belirlenmişti. Bunun anlamı,
böyle bir sorunun uluslararası kamu düzeninin korunması amacıyla tüm devletleri ilgilendirdiği, dolayısıyla onlar adına Konsey'in uygun tedbirleri almasıdır. Kısaca, bu tedbirlerde birden çok devletin belirleyici olduğu bir çoktaraflılık niteliği vardır. Bu nedenledir ki, sona erdirilmelerinde de aynı usulün takip edilmesi beklenir.
Öte yandan ABD'nin de, kendi başına, Irak'a ve daha başka ülkelere karşı kabul ettiği bazı uygulamalar var. Bunlar, tamamen ABD'nin kendi kurumlarının kararlaştırdığı, ulusal nitelikte düzenlemelere dayanıyor. Örneğin 1990 yılında kabul edilen 'Irak'a Karşı Yaptırımlar Kanunu', 1992 yılında kabul edilen 'İran ve Irak'a Karşı Yaptırımlar Kanunu', aynı yıl kabul edilen ve nükleer, kimyasal, biyolojik silahların ve balistik füzelerin üretimine ilişkin 'İran/Irak Silahların Yayılmasının Önlenmesi
Kanunu' bu nitelikte ABD işlemleri. Dolayısıyla denilebilir ki, Birleşmiş Milletler gibi bir dünya örgütünün uluslararası barış ve güvenlik konularıyla ilgili olarak alacağı kararlara paralel olarak, bir de 'ABD düzeni' mevcuttur.
Bu, ABD'nin Soğuk Savaş öncesinde de uyguladığı bir politikaydı, fakat asıl görünürlüğü ve etkisi, yeni dünya düzeni söylemiyle, 1990 sonrasında belirginleşti.
Bu politikanın, ABD ticaret ve iş çevrelerinin, Ulusal Dış Ticaret Konseyi (NFTC), ABD Ticaret Odası (USCC) ve Ulusal İmalatçılar Derneği (NAM) gibi temsilcilerince, yıllardır eleştirildiği ve uluslararası ticaret engellerinin kaldırılmasının istendiği bilinir. Bugün ABD tarafından karşılanmaya çalışılan talepler de, aslında bu çevrelere yönelmiş görünüyor, yoksa Irak ve onun uluslararası düzen içinde işgal ettiği yer ve Iraklılar kimsenin umurunda değil.
Bu durumda, 'ABD düzeni'nin bir kez daha 'Birleşmiş Milletler düzeni'yle (eğer böyle adlandırmak mümkünse) karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz. Bugün, Irak'taki toz duman arasında, 1991 ve sonrasında belirlenen koşullara uygun olarak hangi değişikliğin gerçekleştiği sorulmalıdır? Irak'ta Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmiş olması, tüm Birleşmiş Milletler kararlarının öngördüğü koşulların yerine getirildiği ve ülkede, bölgesi için barış ve güvenliği tehdit etmeyecek bir rejimin kurulduğu anlamına gelmiyor.
Savaşta, saha kenarında oturtulan Birleşmiş Milletler'in, savaş sonrasındaki yeniden inşa faaliyetlerinde rol alma ümidi, öncelikle bu soruyu cevaplamasını gerektirir.