ABD ve Avrupa'nın ötesi

Irak'a yönelik ABD askeri müdahalesiyle ilgili siyasi gelişmeler, Türkiye'nin dış ilişkileri konusunda da, anlamlı ipuçları sunuyor.

Irak'a yönelik ABD askeri müdahalesiyle ilgili siyasi gelişmeler, Türkiye'nin dış ilişkileri konusunda da, anlamlı ipuçları sunuyor.
Türkiye'nin, bir savaş ve özellikle bir saldırı olasılığı karşısında NATO'dan talep ettiği savunma yardımı ve bununla ilgili askeri donatımın sağlanması isteği, NATO ortakları arasındaki ayrışmanın da belirleyicisi oldu. Fransa Savunma Bakanı Michele Aliot-Marie, örneğin Türkiye'nin NATO'dan Patriot savunma sistemleri talep etmesi nedeniyle, görüşünü açıklarken, Türkiye'nin böyle bir endişesini haklı çıkaracak nedenleri ortaya koymasını, kanıtlaması gerektiğini ileri sürdü. Bu, elbette Irak kaynaklı bir saldırı tehlikesidir.
NATO bünyesinde, bu gibi siyasi manevraların görülüyor olması, Türkiye'nin konumu bir yana, Irak bunalımı konusunda hâlâ diplomatik manevraların bir şekilde etkili olabileceğinden ümitlerin kesilmediği, siyasi ama askeri olmayan bir evrede bulunduğumuz şeklinde de anlaşılabilir.
Fakat Türkiye'nin, dış ilişkileri bağlamında, sıkışmışlık ve yaratıcılık arasında bir geleceğin gitgide daha belirginlik kazandığı da söylenebliir.
Türkiye'nin Avrupa ile arasındaki ilişkilerde, Fransa Savunma Bakanı'nın açıklıkla vurguladığı gibi, Türkiye'nin sunduğu bilgilere dayanan bir gerçeğin Avrupa tarafından kabulü ya da belli bir konuda karar vermek için yetersiz bulunduğu söylenebilir. Buna paralel seyreden Türkiye-ABD ilişkilerindeyse, bugünlerde gene yüzleştiğimiz gibi, 'ABD'nin gerçekleri' ve buna bağlı bir hareket tarzı, Türkiye'yi kuşatıyor.
Avrupa'nın değişik örgütlerine kısa bir süre önce katılan veya katılacak olan Avrupa ülkelerinin, Avrupa-Amerika geriliminin kendini güçlü bir biçimde gösterdiği bu zeminde, ya güçlü bir ABD müttefiki ya da koyu bir Avrupalı rolüyle yer alacakları şaşırtıcı olmamalıdır. Bu durum, Türkiye'nin bir AB üyesi olmaması halinde değişik çıkarlarının etkilendiği ölçüde, üstünde hareket etmek zorunda kalacağı gerilimli bir zemini de gitgide güçlendirecektir.
Bu koşullar geçerli olduğu sürece, Türkiye'nin, 'ABD gerçekleri' ile Transatlantik siyasi manevraları arasında sıkışması kaçınılmaz görünüyor.
Türkiye için, bu parametrelerin tamamen dışında bir girişimin anlamı gitgide önem kazanmakla birlikte ve hükümetin, örneğin bu bağlamda bir barış söylemine anlam kazandırma çabaları kayda değer olmakla birlikte, artık farklı bir anlayışın da kuvvetle vurgulanmasını ve görünür kılınmasını gerektiriyor. Bu, uluslararası bir düşünme tarzının dış ilişkilerde etkili kılınmasıdır.
Bunun anlamı ve etkisi, asıl, öyle bir yaklaşımın sadece Türkiye'nin çıkarlarıyla ilgili konularla sınırlı tutulmadığı ölçüde görünür olmaya başlayacaktır.