Acaba hangisi doğru?

Son zamanlarda, hukukla ilgili vakaların ve bunlara ilişkin yargı kararlarının kamuoyunda yer bulan...

Son zamanlarda, hukukla ilgili vakaların ve bunlara ilişkin yargı kararlarının kamuoyunda yer bulan tartışmalarda daha fazla görünmeye başladığı söylenebilir. Bu, aslında iyi bir gelişme. Çünkü, her şeye rağmen, hukuk sistemi içinde ve özellikle yargının rolü ve işlevi konusunda haklı beklentilerimiz olduğunu, birtakım anlaşmazlıkların bu kanaldan çözümlenmesiyle ilgilendiğimizi, bunu istediğimizi gösteriyor. Ama öte yandan, bundan rahatsızlık duymak da mümkün. Çünkü yakınılan, eleştirilen bu konular, hukuk sistemiyle ve hukuk kurallarının uygulanma tarzıyla yakından ilgili. Özellikle, bu durumun demokratik bir toplum anlayışıyla ne ölçüde bağdaşıp bağdaşmadığı, bu tartışmaların özünü oluşturuyor.
Art arda açılan davalar ve verilen kararlarda temel dayanak olan, yeni Ceza Kanunu'nun 301. maddesi, bu tartışmalarda müstesna bir yere sahip oldu. Bunun nedeni, aslında bir demokraside hiç umursamazlıkla karşılanması mümkün olamayacak bir konuyu sürekli tartışılır kılmasından kaynaklanıyor: Bu, bireysel menfaat alanıyla kamu menfaati ya da güvenliği alanını dengede tutma anlayışıyla ilgili bir konudur.
Demokrasilerde, bu iki menfaat alanı bakımından bir denge ve denetim yapılarının gücü ve işleyişi sistemin hayat damarlarını oluşturur. Hukuk düzeninin mimarisi ve yargı, bu işleyişin en önemli göstergeleridir. Maksat, bu iki menfaat alanının bir dengede tutulabilmesidir. Bu nedenle, 'demokratik bir toplum'da, hakların ve özgürlüklerin nasıl ve hangi durumlarda sınırlandırılması gerektiği, hangi durumlarda bunun ölçüsüz bir müdahale sayılacağı gibi konular, artık bir meçhulü ifade etmiyor ve bilindiği varsayılıyor.
İlginçtir, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı'nın, bu yıl, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle yayımladığı mesajda, tam da bu konuya şöyle yer verilmişti: "İnsan haklarının korunup geliştirilmesi, kamu güvenliğini tehdit eden bir unsur değil, bilakis bireylere onurlu bir yaşamın tüm koşullarını sağlaması yönüyle kamu düzeninin, huzurun ve esenliğin teminatıdır" (Paragraf 7).
Ama bu güzel sözlerin, gündelik hayatımızdaki anlam ve değerini nasıl ölçeceğiz? Herhalde yargı faaliyeti, bu ölçümün yapılması gereken yerlerin en ön sıralarında bulunuyor. Birkaç ay önce yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu'yla ilgili bu dönemdeki uygulamalar büyük önem taşıyor. Çünkü bunlar, ilgili oldukları hükümler bakımından pilot nitelikte uygulamalardır. Bunun anlamı, bu uygulamaların, o hükümlerin yorumlanması konusunda içtihat oluşturma olasılığı bulunan ilk örnekler olmasıdır. Böylece, bir yolun ilk taşları döşenmektedir. Bunların düzgünlüğü ve sağlamlığı, elbette yolun sonraki kısımlarını da etkileyecektir. Elbette, döşenen taşlar sökülür ve yeniden döşenebilir.
Ama böyle bir metaforu düşünmek bile, insana yeterince kasvet yüklüyor. Kaldı ki, hukuk düzeniyle ilgili 'reform' çabalarının amacı, herhalde bu değildi.
Yukarıda söz ettiğim İnsan Hakları Başkanlığı mesajının bir yerinde, 'İnsan hakları niçin önemlidir?' diye bir başlık var. Cevaben şu cümlelere yer verilmiş: "... Bütün ülkelerin hükümetleri, insan hakları ihlallerine meydan vermemeyi başlıca görev olarak kabul etmek durumundadır. Ancak insan haklarının korunması görevi, sadece hükümetlerin başarabileceği bir iş değildir. Bu görev, bütün kuruluşların, bütün insanların işbirliğini gerektirmektedir. Bu çerçeve içerisinde, insan hakları bilincinin ve insan haklarının tam olarak benimsenerek uygulanması için gerekli sorumluluk duygusunun toplumda ve bütün insanlarda bulunması büyük önem taşımaktadır."
O halde, bu metinde de belirtilen yönde, bu 'sorumluluğun' bir ifadesi olarak kişisel görüşlerin açıklanması karşısında, cezai yaptırımların söz konusu olabileceği gibi bir Damokles'in kılıcı altında bir toplum yaşamı, yine bu metinde daha önce vurgulanan 'onurlu bir yaşam' anlayışıyla bağdaşabilir mi?
Son zamanlarda, devlet aygıtlarının farklı kurumlarından kaynaklanan bu temel görüş farklılıklarının tümü birden doğru olamayacağına göre, acaba hangisi doğru? Ve bunu ortaya koyma sorumluluğu kimlerin üzerinde bulunuyor?