Adli yıl ve sonrası

Bugün adli tatil sona eriyor. Bu nedenle, daha önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da öncelikle Yargıtay Başkanlığı tarafından düzenlenecek törende...

Bugün adli tatil sona eriyor. Bu nedenle, daha önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da öncelikle Yargıtay Başkanlığı tarafından düzenlenecek törende, özel olarak adliyenin ama genel olarak Türkiye'nin hukuk sorunlarının dile getirileceğini tahmin ediyorum.
Diğer hukuk kurumları da, bu vesileyle törenler, toplantılar düzenleyerek veya bildiriler kaleme alarak, Türkiye hukuk âleminin bu geleneksel gününde seslerini duyurmaya çalışacaklar.
Bu tür törenlerde, kişisel tutuma bağlı olarak, daha yüksek veya düşük profilli mesajlar verilebiliyor. Önceki yıllarda bunun birçok örneğiyle karşılaştık. Ancak, bu gibi özel günlerde elbette kamuoyunun ilgisi bu vesileyle yapılan açıklamalara yöneliyor. Bunun başlıca nedeni, her şeyden önce, bu törenlere katılan davetlilerin öndegelenlerinin devletin ana organlarının karar mevkiindeki kişiler olması. Dolayısıyla birden parlayıp bir süre sonra sönebilen bir kamuoyu tepkisi her yıl göze çarpmakta. Aynı tutum, siyasiler için de geçerli denebilir.
Hukukun uygulanması ya da uygulamaların hukuka uygun seyri için azami duyarlılığın gösterilmesi, sadece yargı organının omuzlarında olan bir sorumluluk değil elbette. Devletin tüm aygıtları bu sorumluluk alanı içinde yer alır. Fakat, bu tür organlarda belli yetkiler kullanmayan herhangi bir kişinin bile, bu konuda görüşünü ortaya koyabilmesi gerekir. Yıllarca, Türkiye'nin nefes alma kanallarının tıkanıklığı böyle bir çabayı çok güçleştirdi. Hâlâ bazı sorunlar olmakla birlikte, bu sesini duyurma konusunda epey mesafe kat edildiği de ortada. Dolayısıyla Türkiye'de hukuk konusuyla ilgili tartışmalarda da, artık daha fazla sesin duyulması sevindirici bulunmalı.
Ancak hukukla ilgili tartışmalarda, gözden uzak tutulmaması gereken bir ön mutabakat ihtiyacının farkında olmak çok önemli. Bunu, belki, tartışılması dahi söz konusu olmayacak bir hareket alanını belirleyen sınırlar olarak görmek mümkün. Demokratik ve çoğulcu bir siyasi anlayış içinde, her düzeydeki ilişkilerde kaba gücü belirleyici olmaktan uzak tutmak, herhalde tartışılamayacak bir gerçek.
Yargı söz konusu olduğunda, bu güç algılaması daha fazla bir duyarlılık gerektiriyor. İnsanların, hakkını en iyi kendilerinin koruyabileceği anlayışından uzaklaşıp, bu işi, belli bir sistem içinde kurulmuş üçüncü bir tarafa tevdi etmesi kolay olmadı ve bunun için bazı asgari ilkelere uyulması şart. Zira kişiler ve kurumlar, o eski anlayışın izinde bir güç kazanma ve çıkar peşinde olmaktan kolaylıkla vazgeçmez. Bu nedenle, haklarımızın ihlaliyle ilgili sorunların çözümünde kendisine yetki tanınmış organların işleyişinin düzenlenmesi ve bunun yakından takibi hepimizi ilgilendiren hayati bir konudur. Anglosakson hukukunun bu konuya ilişkin bir ilkesi, bugün bir insan hakları standardı halini aldı: 'Adil olmak yeterli değildir, adil olduğunuzun görülmesi de gerekir'.
Bu ilkeyi, sadece yargılama hukukunun tarafları arasındaki bir ilişkinin kalıpları içinde düşünmemeliyiz. Hukuk fakültesindeki hocalarımdan, rahmetli profesör Lûtfi Duran, örneğin devlet erkânınca, yüksek yargının yeni seçilmiş veya atanmış üst mevkilerindeki kişilere yapılan nezaket ziyaretlerini ve iadei ziyaretleri bile, bu anlayış içinde kabul edilmesi mümkün olamayacak uygulamalar olarak eleştirirdi. Bu örnekleri, sadece siyasilerin yargı karşısındaki tutumuyla sınırlandırmak da gerçekçi olmaz. Örneğin bir bankanın veya şirketin, yıl sonunda yeniyıl
hediyesi olarak bazı yargı mensuplarına dağıttığı bazı küçük sayılamayacak hediyeler de, öncelikle bu duyarlılığın merceğinden değerlendirilmelidir.
Kısaca, devletin aygıtlarının ve toplumun böyle bir duyarlılık içinde olmasının asıl nedeni, aksi halde daha güçlü olanın her zaman düdüğünü öttürecek olmasından başka bir şey değil. Bu anlayışın nasıl bir sistemi sonuçladığıysa, herhalde tartışmayı gerektirmeyecek kadar açık.