Almanya'nın seçimi

Geçen hafta sonu Almanya'da yapılan genel seçimler sonucunda, SPD ve CDU/CSU neredeyse eşit sayılabilecek bir oy topladı.

Geçen hafta sonu Almanya'da yapılan genel seçimler sonucunda, SPD ve CDU/CSU neredeyse eşit sayılabilecek bir oy topladı. Oylarını iki katına yükselterek seçimlerden asıl başarıyla çıkan partinin solda, yeni oluşturulan parti olduğu görülüyor. Tabii, bu belirsizliğin nasıl bir hükümet formülüne yol açacağı ya da açamayacağını önümüzdeki haftalarda göreceğiz.
Dünkü Alman basınındaki bilgilere göre, her iki büyük parti arasındaki oy yüzdesi farkı, yaklaşık yüzde 1 kadar Angela Merkel'in başkanlığını yaptığı birliğin lehine görünüyordu. Merkel, biraz ağlamaklı da olsa, bu sonucu, hükümeti kurma konusunda kendilerine yetki verilmiş olduğu biçiminde yorumlamaya gayret gösterdi.
Elbette demokratik bir yönetim biçiminde, genel seçimlerdeki sayısal sonuçların anlamı yadsınamaz. Ancak bir zamanlar Türkiye'de, Süleyman Demirel'in sık sık yaptığı gibi, demokratik yönetim tarzını sadece bu sayılara indirgeyerek, sadece bir aritmetik sorunu olarak açıklamak da mümkün değil. Ama öte yandan, seçimlerin Alman parlamentosu Bundestag'daki sandalye sayısı bakımından sonucu, hiçbir parti için belirgin bir çoğunluk gücünü sağlayamayacak görünüyor. Bu çerçevede, 'büyük koalisyon' spekülasyonu dışında bir hükümet formülünün, her halükârda, şansölye makamına oturacak kişi açısından pek zor bir görev olacağı aşikâr.
Bazı başka Batı demokrasilerinde de görüldüğü gibi, seçimlerdeki bu sonuçlar, iki büyük partinin birbirine yaklaştığı ya da aslında birbirlerinden pek farklı olmadığı anlamına mı geliyor?
Bu yönde değerlendirmelerin, hemen baştan savma bir biçimde yapılmamasına özen gösterilmesi, demokratik yöntemlerin küçümsenmesini önleyici bir sorumluluğun da sonucu olmalı. Almanya'da, iki büyük siyasi partinin, aslında birbirinin aynı politikalar peşinde olduklarını ileri sürmek gülünç olur. Dış politika, yabancılar ve göç, ekonomi ve maliye, çalışma dünyası gibi temel politika alanlarında, tamamen farklı bir siyasi doğrultuda oldukları söylenebilir. Herhalde buna, Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin hangi mecrada nasıl seyretmesi gerektiği konusunda, iki parti arasındaki zıt tutumu da eklemeye gerek yok.
Angela Merkel'in, Almanya siyasi tarihinde, bu mertebeye yükselmiş ilk kişi olarak gösterilmesi, belki kadın hareketi adına önemli görülebilirse de, bunun Merkel lehine siyasi bir katkı sağladığı söylenemez. Ancak, bu da pek şaşırtıcı değil. Zira, Merkel de, bir zamanların Britanya'daki muadili Margaret Thacher gibi, aslında kadın hareketinin kuvvetle vurguladığı, erkek iktidarı karşısındaki dil farklılığını oluşturamamış (ya da önemsememiş görünen) bir siyasetçi. Bu yüzden, sadece cinsiyet farklılığının mutlaka siyasi bir farklılığa tahvil edilebileceğini düşünmek yetersiz bir değerlendirme olur.
Her şeye rağmen, Merkel'in başını çektiği hareketin görece sayısal üstünlüğünü, gene de dikkate almak gerekiyorsa, şunları söylemek mümkün görünüyor: Dış politika açısından, Almanya'nın da 'neo-con' politikalara yakın bir grubun yönetimine girmesi, gelen ilk haberlere göre Tony Blair'in büyük arzusu olmakla birlikte, Avrupa Birliği içinde ve dışında, ne ölçüde hayırlıdır, ciddi tartışma kaldırır.
İç politikada ise, özellikle 11 Eylül sonrasında, tüm dünyada azgınlaşma eğilimi gösteren bir ayrımcılık ve ırkçılık tavrının, terörle mücadele uygulamaları içinde kendine emin yollar bulması mümkün görünürken, buna pek sert bir dille karşı durması zor görünen Merkel iktidarının, doğrudan doğruya olmasa bile, cesaret verici olması mümkündür.