Antiller havası ve adalet

Başbakan Ecevit'in ABD gezisinde, ekonomik, siyasi ve güvenlik konularının ön planda olduğu bir gerçek.

Başbakan Ecevit'in ABD gezisinde, ekonomik, siyasi ve güvenlik konularının ön planda olduğu bir gerçek. Ancak, bu gezi başlamadan önce Türkiye'de yapılan açıklamalarda, yapılacak görüşmelerde bir konuya da değinileceği ve Başbakan'ın o konuda Amerikalı muhataplarından bilgi isteyeceği belirtiliyordu. Bu konu, 11 Eylül saldırılarından sonra, bununla ilgili soruşturmalar kapsamında gözetim altında tutulduğu söylenen Türkiye vatandaşlarının kimler olduğu ve bunların akıbetidir. Basında yer verildiğine göre, bu kişilerin toplam sayısı, yaklaşık olarak 40'ın üzerindeymiş ve bir kısmı, muhtemelen aylardır gözetim altında tutuluyor olabilir.
Türkiye'de, Anayasal hükme uygun olarak gözaltı sürelerinin kısaltılmasına ilişkin bir kanun tasarısı TBMM'ye sunulduğu sırada, Amerikalı yetkililer ile bu konuda bir görüşmede bulunmak, ilginç bulunabilir. Türkiye'nin ABD'yle 'stratejik' ortaklığı ve Avrupa'yla bütünleşme hedefi, bunun gibi, birbiriyle bağdaşması zor sonuçları ortaya çıkarabiliyor.
ABD'nin, kendi hukukuna göre de, ciddi tartışma konusu olan bu uzun gözaltı süreleri, 'terörle mücadele' kampanyası dahilinde savunuluyor. Son günlerde, Afganistan'da ele geçirilen Taliban veya El Kaide üyesi olduğu söylenen kişilerin, Küba'daki ABD üssü Guantanamo'ya (ya da 'Gitmo') gruplar halinde taşınması da, bu kampanyanın başka bir gelişmesi.
Gerçi Antiller'in, şu günlerde hafif esintili, 20 derece civarında ılıman havasının bu 'mücrimlere' bile iyi geleceğinden dem vuruluyor. Ama ABD yetkilileri bu ilk parti savaşçının hâlâ bir tehlike yaratabileceği kanısında. Hatta bazı askeri sözcüler, bu adamların dişleriyle bile uçağa zarar verebileceklerinden söz ettiler. Bu nedenle, huzurlu bir yolculuk için bazılarına teskin edici iğneler yapıldığı, el ve kollarının zincirle koltuğa bağlandığı, gözlerinin kapatıldığı söylendi. Bu gibi uygulamalar, günümüzün insan hakları hukuku standartları bakımından 'zalimane' davranış olarak tanımlanabileceği için, hukuk çevrelerince ciddi biçimde eleştirildi.
Ama asıl tartışma konusu, bu kişilerin nakledildikleri Guantanamo'da, iki ay önce
Başkan Bush'un talimatıyla kurulacak olan
askeri komisyonlar önünde yargılanmaları ihtimali. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, bu kişilerin birer 'savaş esiri' olmadığını ve dolayısıyla 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve eklerinde öngörülen böyle bir hukuki muameleden yararlanma hakkına sahip olamayacağını ileri sürdü. Rumsfeld'e
göre bu kişiler birer 'savaş alanı tutuklusu'.
Oysa hukuken, ulusal nitelikte olmayan bir silahlı çatışmanın taraflarından birinin savaşanları, diğer savaşan tarafın devlet kuvvetlerinin eline geçtiği zaman, o kişi bir 'savaş esiri' olarak muamele görmelidir. Bunun aksi örnekler elbette var. Örneğin 1991 Körfez harekâtında Irak, birkaç vakada müttefik kuvvetlerin askerlerine böyle bir hukuki statü tanımayı reddetmişti.
Bu Guantanamo sakinleri, ABD vatandaşları için öngörülenden tamamen farklı ve aleyhe bir adli soruşturmaya maruz kalacaklar. Üstelik sonuçta temyiz yetkisi de Rumsfeld veya Başkan Bush'un elinde olan bir soruşturma.
Bu arada Bush, başkomutan olma sıfatıyla aynı zamanda o askeri komisyonların 'yargıç' ve 'savcıları'nın tayini konusunda da elbette yetkilidir.
Bu tarz bir 'terörle mücadele'nin en çirkin tarafı, açıkça bir ayrımcılığa dayanmasında. Bilmem, hâlâ hatırlanıyor mu? Daha 11 Eylül olayları olmadan önce, ülkelerinden kaçıp da Avustralya'ya iltica etmek isteyen yüzlerce Afgan, bu ülkeye sokulmamış ve durumlarının incelenmesi için, bir çevre felaketi adası olan Nauru'ya gönderilmişti. Anlaşılan, bu defa da ortaya çıkan tablo hiç farklı değil. Bazılarının, açıkça kendilerinin 'daha da eşit' olduğunu ötekilere göstermesi. İşin trajikomik tarafı, Bin Ladin'in çok kaba bir biçimde savunduğu da, zaten bu değil mi?