Asıl sorun nedir?

Son aylarda, PKK tara-fından üstlenilen, gerek askeri birlikleri hedef alan mayınlı ya da bombalı saldırılar gerek kentlerdeki sabotaj eylemleri, yeniden terör eylemlerine karşı mücadele tartışmasını başlattı.

Son aylarda, PKK tara-fından üstlenilen, gerek askeri birlikleri hedef alan mayınlı ya da bombalı saldırılar gerek kentlerdeki sabotaj eylemleri, yeniden terör eylemlerine karşı mücadele tartışmasını başlattı. Ve hükümetin bu konuda yetersiz kaldığını ima eden eleştiriler karşısında, hükümet adına da bazı açıklamalar yapıldı.
Bu açıklamalarda belirtildiğine göre, şu sırada, 'terörle mücadele' konulu bir yasal düzenleme çalışması da sürüyor. Böylece, bu gelişmeler karşısında yasal düzeyde bir karşılığın verilmesine çalışıldığı anlaşılıyor. Elbette, bu bir yasal düzenleme çalışmasıdır. Bu nedenle genel ve nesnel olmak zorundadır. Ve asıl etkisi, uygulanmasıyla ortaya çıkar.
'Terörle mücadele' yasalarının asıl hedefi, belki hemen böyle bir başlığa sahip olmalarıyla açıklanabilirse de, bunun, hak ve özgürlüklerle doğrudan doğruya ilgili bir konu olduğu da açıktır. Nitekim, bazı siyasetçilerin gelecek seçimlerdeki oy beklentisiyle, tam da bu kanaldan hükümete yönelik eleştirilerde bulundukları görülüyor.
Bu tür tepkilerde, genellikle, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik çalışmaları bağlamında yapmak durumunda olduğu yasal değişiklikler, bu gibi eylemlerin ve bu eylemlerdeki kayıpların nedeni olarak gösteriliyor.
Hatırlamaya çalışalım, bu şekilde eleştiriyle karşılanan söz konusu
yasal değişiklikler, genel olarak, idarenin kişiler üzerindeki yetkilerinin, hukuken ve fiilen, bazı keyfi durumlara yol açabilecek bir biçimde ya da ölçüsüz bir tarzda kullanılmasının önüne geçilmesine yönelikti. Kısaca, sanık kim olursa olsun ve ne yapmakla itham edilirse edilsin, kendisi ve idare arasındaki bu ilişkide, gücün belirleyici olmasına fırsat verilmemelidir.
Aynı yaklaşımı, diğer hak ve özgürlüklerin kullanımı bakımından da uygulamak mümkündür.
Bu anlayışın, Türkiye yasal düzeninde hâkim olması için az mücadele edilmedi. Neredeyse, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından 2000'li yıllara değin süren, insan hayatı için hiç de kısa sayılmayacak bu dönem, kişilerin haklarının ne ölçüde korunması ya da korunmaması ekseninde bir tartışma ve mücadeleyle örülüdür.
Sosyal ilişkilerin düzeni bakımından, görece zayıf olanın haklarının korunması, aynı zamanda bir medeniyet tasarımını da ifade eder.
Bugün, insan hakları hukuku, başlangıçtaki daha dar kapsamının ötesinde bir anlayışla hakların korunmasını amaçlıyor. Böylece, herkesin, insan haklarının ihlali sonucunu doğuran eylemlerin faili olması mümkündür. Bunlar, devlet idaresi adına faaliyette bulunan kişiler de olabilir, tamamen özel kişiler ya da bazı örgütler ve gruplar adına faaliyette bulunanlar veya kendi adlarına birtakım eylemlere girişenler de. Ayrıca, modern zamanlar öncesinden beri bilinen bir ilkeyi burada da hatırlayabiliriz. Bu eylemlerden biri ya da öteki, diğerinin mazereti olarak da yorumlanamaz.
İnsan haklarının korunması mücadelesinde bu anlayışın belirgin olmaya başlamasının üzerinden, henüz bir çeyrek yüzyıl bile geçmedi. Bu yüzden olsa gerek, ilişkilerimizi, insan haklarını korumanın bu genişletilmiş çerçevesi içinde tanımlamakta hâlâ zorlanabiliyoruz.
Ve sonuçta, gücün belirleyici olduğu bir dili, şu ya da bu nedenle keskinleştirmeyi tercih ediyoruz.
Gücün ve şiddetin dili de, aslında bir iletişim kurmayı hedefliyor.
Ama bu 'iletişim' çabasının sonucu, ya o karşıdaki tarafın ya da tamamen bunun dışındaki birilerinin haklarının gözden çıkarılması anlamına geliyor. Yoksa asıl sorun, gerçekten iletişim kurmayı beceremiyor veya bunu hiç istemiyor olmamızda mı?